21.11.2017
Kullanıcı Adı:   Şifre:   Beni Hatırla

Yeni Üye  |  Şifremi Unuttum

Haber Ara




Yazarlar

Gezinomi Tatil Otelleri





Otel bulmanın en kolay yolu
Yazarlar - İBRAHİM ARAT
İRAN: OLUR MUYUZ? OL (A) MAZ MIYIZ?

 

İran, yanı başımızda yer alan, hakkında en az şey bildiğimiz, bildiklerimizin de yanlış olduğu bir ülke.
 
İran’a karşı olan ilgim uzun zamanda beri vardı. 
 
Kadim Pers  imparatorluğundan İslam Devrimi’ne 2550 yıllık tarihi olan bir medeniyet.
 
İlk isim Pars, daha sonra Pers ve ardından Araplar tarafından Fars olarak değişime uğramış.
 
İslamiyet’i benimsemiş, son otuzdokuz yılda İslami şeriat kurallarına göre yönetilip, Arap alfabesi kullansa da,  İran’ın Arap ırkı veya kültürü ile bir alakası yok. 
 
Batı’da, biz Türkleri nasıl Arap olarak görüyorlarsa, aynı yanılgı İran için de geçerli.
 
Ancak ne yazık ki aynı yanılgılar bizim insanımız için de geçerli ve bir çok insan İran’ı da diğer Arap ülkeleri gibi sanıyor. 
 
Bu bölgenin üç toplumu olan; Türkler, Farsiler ve Araplar ile hep iç içe olmuş, ticari ilişkiler kurmuş, savaşmışlar.
 
Şu an bakıldığında Türk ve Farsilerin bir çok ortak yönleri olduğunu görürsünüz. 
 
Zaten bölgede Abbasi egemenliğinin ardından uzunca yıllar biz Türkler orada bir hakimiyet kurmuşuz.
 
Sırasıyla bu hakimiyet; Büyük Selçuklu (1038-1157), Salgurlu (1148-1286), İlhanlı (1256- 1336), Timurlu (1370-1507),
 
Karakoyunlu (1380- 1469), Akkoyunlu (1403-1514) ve Safevi Türkleri (1501-1722). 
 
İskender Pala, Şah ve Sultan adlı eserinde, iki kardeşin savaşını anlatmış.
 
O iki kardeş, 1514 yılında Çaldıran Savaşı’nda karşı karşıya gelmiş Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’dir. 
 
Aynı milletten, iki mezhepten iki kardeşin savaşı. 
 
Çaldıran Savaşı’ndan sonra şekillenen iki ülke arasındaki sınır, bir daha da değişmemiş ve bugüne kadar gelmiştir.
 
İran’ın, günümüzde siyasi iklimle de bağlantılı olarak, iki ayrı pencereden bakan topluluklar tarafından iki ayrı algısı var.
 
Algılardan bir tanesi, Türkiye’de değişen yönetimi eleştirenler tarafından şeriat ülkesi olacağımız idda edilirken, İran gibi olacağımız yakıştırması.
 
Bu şekilde eleştirilen zihniyet tarafından ise mezhep kaynaklı bir burun kıvırma olarak görülüyor. 
 
Geçtiğimiz haftasonu İran’ı nihayet ziyaret edebilme şansını buldum.
 
Çok kısa da olsa İran hakkında gözlem yapabilme şansını elde ettim.
 
Burada Şiraz ve Isfahan hakkında ansiklopedik, gezi bilgileri vermektense gözlemlerimi yazmak istiyorum.
 
Zira, Şiraz ve İsfahan’ın kültürel hazinesini, gezilip görülecek yerlerini araştırdığınızda internetten binlerce kaynak bulabilirsiniz.
İlk ziyaret ettiğimiz şehir Şiraz ve ikinci şehir ise Isfahan idi. 
 
Bizim olduğumuz güney batı kısmında pek fazla olmasa da, İran nüfusunun yüzde 30’unu Türkler oluşturuyor. 
 
Bize özgü Orta Asya’dan gelirken getirdiğimiz adet ve inanışlarımız İran’da da var. 
 
Mesela, mezar taşı kültürü, nazar inanışı vesaire. 
 
Şiraz’a iner inmez anlıyorsunuz ki, İran hakkında batı medyası ve onun destekçileri tarafından oluşturulan algı tamamiyle yanlış. 
 
Türküz dediğimiz zaman, insanlarda bize karşı ayrı bir ilgi vardı.
 
Ancak bu bütün insanlara karşı bu şekilde. 
 
Zaten bugüne kadar gezdiğim ülkeler arasında nerede acı çekmiş, ekonomik olarak ezilmiş halk gördüysek, hepsinin içerisinde bir hümanist, dostça bir yaklaşım gördüm.
 
İran bir doğalgaz zengini ülke olsa da, bu halkın hayat standardına pek yansımamış.
 
Bunun başlıca sebebi uygulanan ambargolar olsa da, molla yönetiminin yapmış olduğu yolsuzlukların da buna bağlı olduğunu idda edenler var.
 
Hanımlar daha dikkatlidir giyim kuşam konusunda.
 
Eşimin, molla görünümlü kadınların daha şık ve pahalı ayakkabı, çanta, aksesuar kullandıkları yönündeki yorumundan sonra bir zamanlar Cumhurbaşkanı’nın el değiştiren sermayeden ve bundan ne denli mesut olduğu hakkındaki sözleri geldi aklıma.
 
Bir şekilde iktidarda kim varsa onun gibi düşünenler de daha rahat hayat sürebiliyor.
 
Başlarında ne kadar baskıcı bir yönetim olsa da, bu Fars milletini bir türlü zapturapt altına alamamış. 
 
Ya da molla rejimi artık eski gücünde değil ve baskıcı yönetimini esnetmeye başlamış.
 
Kadınların kapanması da artık sembolik olmuş.
 
Ancak hala bir takip ve polis denetimi var.
 
Yolda yürürken bir polis eşime, ‘’Hanım’’ diyerek yaklaştı ve bir şeyler söyledi. 
 
Sanırım kapanma stilini beğenmedi. Her ne kadar İngilizce konuşsak da Türk olduğumuzu anlatamadık. 
 
Farsça söylenmeye devam etti.
 
Ancak biz, ‘’Pasaport mu verelim, kimlikler nerede?’’ diye kendi aramızda tartışırken, sanırım akıcı Türkçemiz onları İranlı olmadığımıza ikna etti ki, kontrol etmeden gitmemize izin verdiler.
 
Durum böyle olsa da, geçen hafta içerisinde hayatını kaybeden İran’ın en büyük matematik dehalarından birisi olan
Mirzakhani’nin vefatından sonra, İran gazeteleri onun başı açık fotoğraflarını yayınlamıştı.
 
Bu bir bakıma İran’ın bilime verdiği önemi de gösterir nitelikte. 
 
Bu kadar ambargoya baskıcı yönetime rağmen İran bilimde yükseliyor.
 
Yayınlanan bilimsel makale sayıları hızla artıyor ve Türkiye gibi özgür (!) bir ülkeyi dahi geride bırakmış durumdalar. 
 
Önde oldukları konular hep nano teknoloji, fen bilimleri gibi pozitif bilim dallarında.
 
İran bizim hala yapmaya çalıştığımız yerli otomobili yıllar önce yapmış durumda. 
 
Trafikteki gözlemlerime göre, İran’a ait olan iki otomobil markası yüzde 75 – 80 oranında. Geriye kalan kısmın büyük çoğunlu da Peugeot. 
 
Bu da Peugeot’nun İran’da fabrikası olmasından kaynaklanıyor.
 
Uluslararası fast food markaları yok ancak kendi markalarını yaratmışlar. O mutfak kültürü varken fast food’a ne gerek var zaten?!
 
Daha önce de belirttiğim gibi halen şeriat yasaları geçerli olsa da bu sosyal hayatı o kadar etkilemiyor. 
 
Akşam geç saatlerde bile dışarıda rahatça gezebiliyorsunuz.
 
Her yerde çalışan, dışarda geç saatlerde dahi dolaşabilen kadınlar görmek mümkün.
 
Akşam herkes meydanlarda, sokaklarda. 
 
Kızlı – erkekli muhabbetler, spor yapmalar, piknikler.
 
Yani, Türkiye’de artık yok olan ya da yok edilmek istenen sokak kültürünün aksine, İran’da sokakta capcanlı bir hayat var.
 
Zaten izlenimlerime göre halkı çok neşeli. 
 
Daha önce Ortadoğu’da bir çok şehir için ‘’Ortadoğu’nun Paris’i’’ yakıştırmasını duymuştum. 
 
Ancak bir gün molla rejimi gider ve İran eski özgür günlerine dönerse, Ortadoğu’nun Paris’i kesinlikle İsfahan olabilir.
 
İran edebediyatındaki bir çok şairlere ait o güzelim şiirler bunun en büyük kanıtıdır. 
 
Her ne kadar molla, gerici zihniyet diye lanse edilse ve öyle bilinse de, tarihteki bütün şairlere, sanatçılara önem veriyorlar.
 
Onaların heykellerini her yerde görebiliyorsunuz.
 
Zaten o eserler, camiler, saraylar, hanlar insanların içerisinde o zamanlarda nasıl bir hayat aşkı olduğunu gösteriyor.
İçlerinde hayattan zevk alma duygusu olmasa idi, bu denli güzel yapılar nasıl yapılabilirdi ki?
 
İran’da tek turizm dalı kültürel turizm. 
 
Arap Körfezi kıyısındaki Bandar Abbas’ı, deniz, kum, güneş turizmi için geliştirmek istiyorlar ancak kısa pantolon dahi giymenin yasak olduğu bir ülkede bu fikir için daha çok zaman var sanırım.
 
İran, 2017 yılında yabancı ziyaretçi sayısını yüzde 11.6 arttırarak 5 milyon 500 bin sayısına ulaşmayı hedefliyor. 
 
Ambargoların da gevşetildiği düşünüldüğünde, İran sahip olduğu onca tarihi, kültürel birikimi ile hedeflerini daha yukarıya taşıma şansına sahip.
 
İran, yanı başımızda keşfedilmeyi bekliyor. 
 
Bu keşif, her iki toplum için de daha iyi bir gelecek için sıkı bir işbirliğini de beraberinde getirecek kadar önemli. 
 

25-07-2017 20:59

(Paylaşmak için önce 'Beğen'i tıklayınız.)
 
 
Kullanıcı Yorumları
Bu habere henüz yorum yapılmamıştır.

Yazıya Yorum Gönder
Başlık:
 
İsim yada Rumuz:
 
E-Posta:
     
Yorum:
 
Bunları Okudunuz mu?
Diğer Haberler
Yorumlar

ucuz uçak bileti plusFLY.com'dan alınır.