• 20 Nisan 2020 00:00
  • 0
  • 9 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Bankacılık ve turizm

Bu yazıyı dinleyin
Kayhan Taner Özen 20 Nisan 2020 Bankacılık ve turizm
 
Türkiye’nin içinde olduğu ekonomik krize bir de global virüs salgının yarattığı ekonomik daralma eklenince ekonomik durum iyice içinden çıkılmaz bir duruma geldi. 
 
Hükümet son bir yıldır ekonomiyi iyi yönetmek adına bankalar ve krediler üzerinden bir operasyon yürütmektedir. 
 
Yöntem, bankaları kredileri yoluyla firmalara para aktarmaya zorlayarak iş yapmakta güçlük çeken işletmelerin çarklarını döner tutup,  ekonomiyi canlı tutmaktır. 
 
Ekonomi dünyası ise hükümet yaptığı operasyonda bankaların durumunu göz önüne alıyor mu? 
 
Ya da bankalarla birlikte mi hareket ediyor? sorusunu soruyor.
 
En azından özel sermayeli bankacılar durumdan hoşnut olmadıklarına dair beyanatlar veriyorlar. 
 
Türkiye’deki bankaların durumunu ele almak için son çeyrek yüzyıla bakmak yararlı olacaktır. 
 
Teoride bankacılık saygın bir iş koludur. 
 
Bankacılığa giren iş adamlarının ekonominin ileri gelenleri ve güçlü sermayesi olanlar olması gerekir. 
 
Mudi parasını emanet edeceği bankanın güçlü, güvenilir olmasını ister. 
 
Bankalarda bu özel durumları nedeniyle tüm dünyada güvenilir kurumlardırlar ve faaliyet gösterdikleri yerlerde güçlü bir lobiye sahiptirler. 
 
Hükümetler ve ekonomi yönetimleri bankacıların sözlerini dinlerler.
 
1994 ekonomik krizine kadar Türk bankacılığının ağırlığı kamu bankaları tarafında idi. 
 
Özel bankaların da büyükleri kamu bankaları gibi geleneklere ve yönetime sahiptiler. 
 
Güçlü sermayeli ve güvenilirdiler. 
 
Fakat her nasılsa küçük sermayelerle kurulmuş bankalar vardı ve bunlar 1994 krizinde battılar. 
 
Zamanın hükümetleri de bankaların ve ekonominin imajına zarar gelmesin diye bu bankaları bir şekilde (mudilere de zarar vermemek için) sistemden çıkardılar. 
 
Bankacılık iş kolunda hiç denetim olmadığını ve zora düşen bankaları da devletin kurtaracağını Türk iş dünyası böylece öğrenmiş oldu.
 
Hemen krizden sonra hazinenin yüksek faizle borçlanma dönemi başladı. 
 
Yüzde 60 enflasyonun olduğu dönemde devlet (nedendir bilinmez) bankalardan %100 faiz ile tahvil karşılığı borç alıyordu. 
 
Bankalar da mudilerden bu tahvillere karşılık %60-70 faizle mevduat topluyor, %30-40 garanti faizi cebe atıyordu.
 
Bu dönem 2001 krizine kadar sürdü. 
 
Elbette tatlı ve garanti karı gören iş adamları üç beş paraya banka kurup sisteme balıklama atladılar. 
 
Kurdukları bankaları kendi kasaları gibi gören bazı iş adamları yatan mevduatları kendi firmalarının işlerinde de kullanmaya başladılar. 
 
Denetim olmayınca iş çığırından çıktı ve 2001 krizinde bu bankalar battılar. 
 
Yük tabi ki hazineye dolayısıyla vatandaşın üzerine kaldı.
 
2001 krizi devlete o kadar pahalıya patladı ki bankaları denetlemek için BDDK kuruldu ve bankacılık sektörüne bir takım kurallar getirildi. 
 
Artık yeni banka kurmak için lisans verilmiyordu. 
 
En azından lisans almak zorlaştı. 
 
2005 yılından itibaren izlenen borçlanma ve harcamaya yönelik ekonomi politikaları ile Türkiye’nin düşük kamu borç düzeyi ve hane
halklarının neredeyse sıfıra yakın borçluluğu birleşince bankalar için karlı bir dönem başladı. 
 
Kredi kartları piyasaya boca edildi, konut kredileri teşvik edildi ve enflasyonun düşmesiyle gelen ucuzluk algısı kredi taleplerini patlattı. 
 
Bankalar dışarıdan borçlanıp içerde satmaya başladılar. 
 
Bu dönemde bankaların karı ve değerleri arttı. 
 
Küçük bir yatırım ya da mevduat bankasının tabelası bile yüz milyon $ seviyelerinin üzerine çıktı. 
 
Yabancı yatırımcılar da Türk bankalarını satın almaya başladılar. 
 
Özel sektör banklarının hemen hepsi yabancılara geçti ya da yabancı ortak aldılar.
 
Son beş yılda ise bu trend tersine döndü. 
 
Tüketime dayalı büyüme modeli devleti ve hane halklarını borçlanma üst limitlerine getirince bankaların kredileri için yeni borçlanma kapasitesi yaratılamamaya başlandı.
 
İşsizliğin %15 civarına gelmesi, genç işsizliğinin %25’in üzerine çıkması, ekonominin itici gücü olması gereken, harcama potansiyeli yüksek eğitimli kesimde işsizliğin daha yüksek olması, hane halklarının tüketim gücünü kırdı. 
 
Dolayısıyla bankalar için çok karlı olan konut kredisi, kredi kartı, tüketici kredisi gibi alanlardan gelen karlar kesilmeye başlandı. 
 
Ekonominin aşırı borçluluğu dışarıdan borçlanma maliyetlerini de artırınca kurumsal krediler de durma noktasına geldi. 
 
Bu durumda bankalar da en tatlı kazanç kapıları olan hizmet komisyonlarına yüklendiler ve vatandaşın karşısına olmayacak uygulamalarla çıkmaya başladılar. 
 
Uydurma hizmet bedelleri (aynı kişiye ait, aynı bankadaki iki hesap arasında şubeden yapılan 20.000 TL virman için istenen 400 TL komisyon ya da bir dekont için istenen 25 TL belge bedeli gibi) vatandaşın tepkisini çekmeye başladı.
 
Güçlü bankacılık lobisi nedeniyle bankaların tüketiciye karşı yaptığı haksız işlemler hep karşılıksız kaldı. 
 
Tüketici korunamadı. 
 
Ta ki siyasetin tıkanıp tüketicinin tarafında yer almaya başladığı günümüze kadar. 
 
Lobi bumerangı döndü ve şimdi bankaları vurdu. 
 
Toplumda bankalara karşı oluşan tepki ekonomi yönetiminde karşılık buldu. 
 
Bankalar bir nevi şeytanlaştırıldı.  
 
Yönetim önce faizlerini düşürmelerini istedi ve faizler aşağı çekildi. 
 
Daha sonra bankaların uyguladığı komisyonlar denetim altına alınıp azaltıldılar. 
 
Yani kârlar iyice düştü. 
 
Dünyanın her yerinde bankalar için en iyi kâr alanı komisyonlardır.
 
Komisyon geliri için kredi gibi sermaye ayırmanız gerekmez, az bir yatırım ve iş gücü yeterlidir ve batma riski yoktur. 
 
Bankalara en tatlı kazanç ücret ve komisyonlardan gelir.
 
17.04.2020 gecesi çıkan bir başkanlık kararıyla da bankaların topladıkları mevduatın %100’ü oranında kredi verme zorunluluğu getirildi. 
 
Bankalar bugünkü ekonomik koşullarda kredi verebilmek için yeterli kredibiliteye sahip firmalar bulamayabilirler. 
 
Bu durumda hazineye borç verecekler. 
 
Bankalar firmalara krediyi vermek zorunda hissettiklerinde çok seçici olamayacaklardır. 
 
Bu durumda zaten yüksek olan bankaların batık kredi oranları iyice yükselecektir. 
 
Sonuç olarak bankaları iflas noktasına götürebilecek riskleri doğuracak bir ortam oluşabilir.
 
Sıkıntının arttığı sektörde bankalara yatırım yapan yabancı yatırımcıların da son iki yıldır Türkiye’den çıkmak istedikleri dile
getirilmektedir. 
 
Fırsatını bulan da çıkmaktadır. 
 
Denizbank satışı, Yapı Kredi hisselerinin yerli ortağa devri vs. 
 
Öte yandan yeni banka kuruluşlarına da lisans verilmektedir.  
 
Son bir yılda 150-200 milyon TL sermaye ile iki yatırım bankası kurulmuştur. 
 
Mevduat bankalarına da belki yatırım bankalarının iki katı sermaye ile lisans verilecektir. 
 
Bankacılık piyasasına turizmci gözüyle bakarsak; Antalya’da iyi yerde, bin yataklı bir otelin, arsası ile 100-120 milyon $ gibi bir maliyetle inşa edileceği düşünülürse 25-30 milyon $ bedelle yatırım bankası, 50-60 milyon $ ile mevduat bankası kurmak bayağı kelepir görünmektedir. Antalya’daki 500 kadar H5 otelin bedeli ile 1000 tane mevduat bankası, 2000 tane de yatırım bankası
kurmak mümkün olabilecektir. 
 
Turizm yatırımcılarının bankacılığa girmelerinin tam zamanıdır!
 
Soru yeterince güçlü sermaye yapısına sahip olmayan bankaların sektörlerin ihtiyacı olan kaynağı ne ölçüde yaratabilecekleridir. 
 
Ekonominin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle bankalar için dışarıdan borçlanmak çok maliyetlidir. 
 
Borçlanılsa bile üzerine maliyet ve spread denen karı da ekleyip oluşacak fiyattan sağlıklı bir firmaya satmak çok zordur. 
 
Döviz üzerinden alınacak %6-8 faizli bir kredi ile hiçbir sektördeki firma karlı iş çıkaramaz. 
 
Özellikle yurtdışındaki rakipleri bu faiz yükünün dörtte biri maliyetle borçlanıyor ise. 
 
Bankaların TL kaynak yaratmaları da daralan ekonomide zordur. 
 
Ayrıca Türkiye’de mudiler mevduatını dövizde tutmayı tercih etmektedirler. 
 
Bankaların ekonomi yönetiminin beklediği şekilde piyasaları paraya boğacak bir kaynaklarının olduğunu düşünmek mevcut koşullarda çok gerçekçi değildir. 
 
Firmaların da finansman bulamadıkları için sıkıntıya girdiklerini varsaymak çok doğru değildir. 
 
Yapılacak iyi bir işi olan firma bir şekilde ihtiyacı olan finansa ulaşır. 
 
Dış finansman elde edemezse de  başka kaynaklara yönelir. 
 
Yeter ki verimli, karlı, sürdürülebilir bir işi olsun. 
 
Bir projeyi finanse etmek için tek kaynak kredi değildir. 
 
Yatırımcı gerekirse hisse satar, bono çıkarır, avans alır bir şekilde işini yürütür. 
 
İşi yürümüyorsa faizle alacağı borçla daha beter batar. 
 
Yani kredi verip şirketleri ve ekonomiyi kurtaramazsınız. 
 
Turist olmayınca vereceğiniz ucuz kredi turizm yatırımcısının ne işine yarayacaktır. 

Kazancı yeterli olmayan firma için kredi gelecekteki gelirlerini de riske atmaktan başka işe yaramaz. Sürdürülemez.