• 04 Kasım 2011 16:24
  • 0
  • 7 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Bir acayip bayram bu bayram

Bu yazıyı dinleyin
Tunç Müstecaplıoğlu 04 Kasım 2011 Bir acayip bayram bu bayram


Tunç Müstecaplıoğlu

Bayramda tatile gitme fikri iyi de, onca hayvanın yanıbaşımızda boğazlanma fikri de çok fena bir duygu be canım.
Hayatı boyunca bir tavuk bile boğazlamamış bizim gibi şehir çocukları için, bir hayvanın kurban edilme olgusu, hangi yaşa gelinirse gelinsin pek algılanamıyor.
Adak, sunak falan derken bir canlının kurban edilmesi, kan akıtılarak bilinmeyen bir güce saygı amacıyla, bir canlının öldürülme adeti çok eski yıllara dayanıyor.
İnkalar’dan, Satanistler’e, Aztekler’den Müslümanlar’a kadar kesip kesip yemişiz.
İnsanları bile kurban etmişiz.

Analitik düşünen, çağdaş bir insanın anlayabileceği kavramlar değil bunlar.
Bu Kurban Bayramı’nı hayvancılıkla uğraşanlar uydurmadı ise, kökü nerelere gidiyor acaba?

Hani yarım yamalak bildiğimiz bir öykü vardır.
Bundan dört bin yıl kadar önce yaşadığı varsayılan İbrahim efendinin, Hacer’den doğma İsmail adında bir çocuğu varmış.
Yahudi ve Araplar’ın atası olarak bilinen İbrahim bey, hayvancılıkla geçinen varlıklı bir Ortadoğulu.

Orijinal adı da, Halkın Babası anlamına gelen Avraham.
Şimdi sürekli olarak savaş halinde olan bu iki kavimin ataları da ortakmış, iyi mi?
Avraham’a, Museviler ve Hıristiyanlar ‘o bizim din büyüğümüzdür’ demişler.
Bu olaydan 2.600 yıl kadar sonra ortaya çıkan Müslümanlar ise, İbrahim beyi peygamber olarak kabul etmişler.
Ortadoğulu Avraham, yaşlılık döneminde Sara ile evlenmiş, ama bir türlü çocukları olmuyormuş.

Artık, Sara mı kısırmış, yoksa İbrahim bey yaşlanmış da ondan mı çocukları olmuyormuş, o kadarı dönemin magazin arşivlerinden bulunamıyor.
İnsanların çocuklarının olmaması, ya da hiç beklenmedik bir anda olması, o insanlarda belirli travmalara yol açabiliyor.

Mesela, Meryem hanımın hiç kimseyle bir flörtü olmadan İsa beyi doğurması..
Hıristiyanlar’ın inancına göre, İsa’nın Allah’ın oğlu olması öyküleri falan, bilinçi bir zihinle pek anlaşılır öyküler değil birçok insan için.
Zeynep hanım ve Kamil bey de, hiç çocukları olmadığı için kendi adlarına bir hastane yaptırmışlar, (Zeynep Kamil Hastanesi) herkes onları hala hayırla anıyor.
Tarih sayfalarında hayli ilginç doğum öyküleri okumuşsunuzdur.

Neyse şimdi biz yeniden öykümüze dönelim.
Sonra, hiç beklenmedik bir zamanda İshak doğmuş.
İbrahim bey, yeni oğlu büyüdükten sonra bir gece tuhaf bir rüya görmüş.
Rüyanın sabahına, son oğlu İshak’la aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

- oğlum dün gece rüyamda seni boğazladığımı gördüm, bir düşün bakalım sen benim bu rüyama ne dersin?

- Babacığım, sen iyisi mi sana emrolunduğu gibi beni boğazla

Olaya 2011 yılından doğru bakınca, bu diyalog biraz absürd gibi gelebiliyor doğal olarak.

Sonra birlikte yüksekçe bir tepeye çıkmışlar.
İbrahim beyin elinde bir bıçak.
Başlamış oğlunu boğazlamaya.
Gelin görün ki bıçak kesmiyor bir türlü.
Birden ne mi olmuş?
Cebrail gelmiş...

Asıl görevi, peygamberlere vahiy getirmek olan en önemli dört melekten biri olan Cebrail, bu kez kucağında bir koç ile çıkıp gelmemiş mi..
“İbrahim, senin Allah’tan korktuğuna inandık, hadi şimdi bırak İshak’ı da bunu kes bakalım” demiş.

İşte bu yeni emir de, küçük ve büyükbaş hayvanların yılın belirli zamanlarında katledilmelerinin miladı olmuş.

Olaya insan cephesinden bakınca durum, “herkes oğullarından birini, yılın belirli günlerinde yaşadığı şehrin tepesine çıkarak kurban edecektir” gibi bir geleneğe oranla, daha hayırlı gibi duruyor doğal olarak.

İslam takvimine göre, Zilhicce ayının onuncu gününde başlayan bu toplu kesimler yine de can acıtıcı.

“Steakhouse’a gidip, ‘iyi pişmiş bir dana bonfile rica ediyorum’ derken iyiydi ama” diye sıkıştırmayın beni lütfen.

Modern işyerimizin arkasına bir Kurbanlık Hayvan Pazarı kuruldu.
Ofis penceremden dışarıya bakınca önceleri sadece; paslanmış demirler, çirkin damlar, şekilsiz apartmanlar görüyordum.

Son günlerde bu manzaraya, sarı, yeşil ve mavi tenteli hayvan çadırları da eklendi.
Onları merak ettiğim için, yukarıdan seyretmek artık bana yetmez oldu.
Konforlu Kone asansörlerimizle aşağıya indim, modern sanat galerimizin yanından geçtim, kapıda duran son derece estetik taş heykeli bir kez daha hayranlıkla süzdüm.
Elli adım sonra hayvanların yanındaydım.
Hafif bir tonda caz müziği çalan ofisimize, sadece görüntüleri geliyordu bu hayvanların.
Meğer ne de kötü kokarmış bunlar.
Elimde makas olsa kesebileceğim kadar ağır bir koku.

Takım elbisem, makosen ayakkabılarım, elimdeki fotoğraf makinem ile, şehrin göbeğine kurulmuş çamurlu çiftliğin ortasında bir uzaylı gibi kaldım haliyle.
Sarı çizmeli yerli kovboylar ve kocaman sığırlarla bir süre öylece bakıştık.
Daha önce hiç kesilmemiş olan hayvanlarda, mekan değişikliğinden ve kendilerine gösterilen bu özel ilgiden dolayı bir şaşkınlık hakimdi.
Bir yandan önlerine konan taze samanları keyifle yiyor, bir yandan da onları dışkılıyorlardı.
“iki kilo pirzola, yarım kilo da az yağlı antrikot lütfen” dışında, etle ilgili sipariş diyaloglarından da haberdar olmadığımdan, bana merakla bakan adamlara nasıl soru soracağımı da kestiremiyordum.
Haliyle ilk başlarda sohbette bazı sıkıntılar oldu.

- Kaça bunların kilosu?
- Abi biz bunları kiloyla satmıyoruz.
- Yaa, peki şu siyah olan kaça?
- O 200 kilo kadar var, 4.500 lira, ama sana bir şeyler yaparız.
- Nasıl yani?
- Kaç ortaksınız?

Yahu ne ortağı, 2 fotoğraf çekip gideceğim aslında ben.
TV’deki alışveriş görüntülerinden bazıları geliyor aklıma.
Hani, şu pazarlık sırasında hızla birbirlerinin kollarını salladıkları final görüntüleri.
Olur da adama kolumu kaptırırsam, elimde bir dana ile ofise dönerim diye de içim pır pır ediyor.

- Bu fiyata kesim de dahil mi peki?
- Anlaşırız dayı, sen karar ver yeter ki, bayram namazından sonra hemen şuracıkta keseriz malı, aslında kasap 250 liraya keser, 8 parça halinde verirdi sana bunu, ama ben fiyata dahil ederim.

Bir programda izlemiştim.
McDonalds firması, ineklerin kesim anında kendilerini kasıp olumsuz enerji yaymasınlar bedenlerine diye, onları dinlendirici müzik çalan bir tünelden geçirirken ani bir şokla bayılttıktan sonra kesiyorlarmış.
Ee, bizim Ümraniye’nin sokak arası ortamında, sığırların aynı konforu beklemeleri pek gerçekçi olmuyor haliyle.

“Ben ortaklarımla bu fiyatları bir değerlendirip tekrar geleyim” diyerek ayrıldım yanlarından.

Bu hazin öyküyü bir fıkrayla bitireyim bari.

Camide, bayram namazı kılmaya hazırlanan insanların arasında birden elinde kocaman bir bıçakla iri yarı bir adam belirmiş.

- Aranızda Müslüman olan var mı?

Herkes birbirine korkuyla bakarken, içlerinden yaşlı bir adam cesaret edip cevaplamış.

- Ben varım evladım, ne olacak?

- Sen gelsene benle bi dakka amca...

Birlikte dışarı çıkmışlar, genç adam az ilerideki ağacın altında bekleyen iki büyük hayvanı göstermiş ve
- Amca ben daha önce hiç kurban kesmedim, bana yardım eder misin lütfen? demiş.

Bu konuda deneyimi olan yaşlı adamın da yardımı ile ilk kurban kesilmiş.
Yaşlı adam, “Evladım bende hal kalmadı, sen ikincisi için artık bir başkasından yardım iste” demiş ve oradan ayrılmış.

Genç adam bu kez elinde kan damlayan bıçakla yeniden aynı camiye girmiş ve:
- Aranızda başka Müslüman olan var mı? diye seslenmiş.

Cemaat, bu kez daha da korkarak hep birlikte imama doğru yardım istercesine bakmışlar.

İmam, sesi titreyerek:
“Yyaa kardeşim, yani şurada iki rekat namaz kıldırdık diye Müslüman mı olduk biz?”

Ben artık bu yazıdan sonra da çarpılmazsam, bir de prize tükenmez kalem falan sokmayı planlıyorum.