• 23 Temmuz 2012 11:42
  • 0
  • 6 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Bu detoks da ne ya?

Bu yazıyı dinleyin
Tunç Müstecaplıoğlu 23 Temmuz 2012 Bu detoks da ne ya?

 

Ben de merak eder dururdum.
Aman botoksla karışmasın, ortada bir yılan zehiri, Seda Sayan dudakları falan yok.
Aslında buna, bir tür vücudumuza çeşitli zamanlarda aldığımız zehirlerden arınma terapisi de denebilir.
Bende zehirden çok kilo vardı.
Biraz araştırdıktan sonra Doğuş grubuna ait olan D-Life’da karar kıldım.
Kurumsal firma olmalarından çok beni Gül Kaynak ve takımı etkiledi.
Gülben Ergen’i görsem kanal değiştiririm normalde.
Bu hanımefendi ile hiçbir alıp veremediğim olmamasına rağmen, bana gerçek birisinden ziyade Barbie’nin ete kemiğe dönüşmüş hali gibi gelir her nedense ve ben onu dinlemeye dayanamıyorum.
Bir gün onun programında bıcır bıcır bir genç hanımefendiye denk geldim.
Enerji dolu bir şekilde beslenme hakkında bir şeyler anlatıyordu.
Turizm eğitimi almış aslında, ama zayıflayayım derken detoks sistemi ile bütünleşerek bu işi meslek edinmiş kendisine.
Takıldım kaldım.
Önce onun anlattıklarını samimi buldum sonra da kendisini.
Tası tarağı toplayıp Ulus’daki o güzelim villaya yerleştim.
Henüz burada uyunamadığından ne yazık ki akşamları evime döndüm.
Ama onun dışındaki tüm zamanlarımı bu ilginç ‘yeniden doğuş’ merkezinde geçirdim.
4 katlı bahçe içinde bir villa.
Çimlerde trambolin ve yoga yapanlar, son derece kibar ve henüz leb demeden Çorum hakkında ayrıntılı bilgi verebilen zarif çalışanlar hepimizi etkiledi.
Hepimizi diyorum, çünkü burada bir çok detoksdaşım da oldu.
Sauna, buhar banyosu, dinlenme odası, çimenlerde yalın ayak yürüme, sağlıklı karışımlardan yudumlama derken, zamanın nasıl geçtiğini anlamak zor bu Ulus cennetinde.
Tek derdimiz de;
‘senin sıvı kaybın ne kadar olmuş, benim bazal metabolizmam yavaş çalışıyormuş, senin kan analizin nasıl çıktı, segmental kas dağılımıma ben bile şaşırdım, kütlesel analizin iyiymiş senin’ gibi gündelik hayatta üzerinde hiç durmadığımız, bilmediğimiz konular.
İçimizde bir haftada 7 kilo veren de işin cabası.
Gül Kaynak, gece 12’de yazdığım sorularıma ertesi sabah saat 5.30’da ayrıntılı bir biçimde cevaplar vererek beni, profesyonelliği ve kaybetmediği heyecanıyla afallattı.
Anlattıklarıyla da kafamızı allak bullak etti.
“Peynir dahil süt ürünlerini bir an önce kesin ve hayatınızın nasıl değiştiğini kendi gözlerinizle görün, et, balık, tavuk gibi hayvansal gıdalardan uzak durun, protein, demir, potasyum gibi tüm yararlı maddeler, vitaminler sebze ve meyvelerde var zaten, çiğ beslenin, bademden süt yapıp diğer sütleri bırakın, rafine şeker bir tür zehirdir uzaklaşın ondan, günde en az 3 litre su için, fıstık dahil kabuklu yemişleri de yemeyin, unlu gıdalar enerjinizi alır yol yakınken dönün, sigara, içki, kola falan aman ha erkenden yaşlanır hayatınızı riske atarsınız, yapmayın sakın” içerikli şeyler anlattı bize.
Yıllar önce Alanyalı bir arkadaşım, loş bir barda tanıştığı İskandinav bir kızla gecenin ilerleyen saatlerinde evine gitmişler.
İçkinin de etkisi ile bir süre sonra kız soyunmaya başlamış.
Giysilerinden sonra, önce protez olan sağ ayağını sonra da yine protezden olan sol kolunu çıkarıp masanın üzerine koymuş.
“eee bana ne kaldı şimdi” gibi bir şeyler gevelemiş arkadaşım.
Bizim durumumuz da aynen öyle, biz şimdi ne yiyeceğiz ki?
Daha Nusret’i yeni keşfetmişim, somonu çiğ çiğ yiyebilirim, KFC’de bir kova but kemirdikten sonra Saray Muhallebicisi’nde 2 tane dondurmalı tavuk göğsünü mideme indirebilirim.
Şimdi ben bunları nasıl olacak da ıspanak, roka, pazı gibi daha önce yüzüne bakmadığım sebzelerle değiştireceğim?
Öyle ya da böyle Gül Kaynak bizi ikna etti.
Önümüze ne koyarlarsa onu yiyip içiyoruz burada.
Her an bir şeyler getirip götürüyorlar.
Bir başka deyişle sadece; yemeyip, içip ………
Cennetten sivil hayata döndüğümüzde neler olacak bakalım.
Tarihi sevmeme rağmen, Zülfü Livaneli’nin o çok sevdiğim Serenad adlı romanını okumadan önce, ne Mavi Ordu’dan haberim vardı ne de Struma’dan
Buraya gelmeden önce de ne Probiyotik tanırdım, ne Spirulina.
Psilyum, Alkazone, Fras testi, gıda intoleransı, Oolong çayı, maş fasulyesi, işlenmemiş kakao derken yepyeni bir literatürle tanıştık.
Fatoş Sezer hanımdan nefes terapisi seansı aldım.
Ben kendi nefes alışverişimden memnundum aslında.
Oysa doğru nefes alabilmek için daha epey yol almam gerekiyormuş.
Daha önce sıcak dolayısı ile saunaya pek girmezdim.
Şeytan azapta gerek diyerek attım kendimi 85 derecelik bu tahta fırına.
Ardından bir de buhar banyosu, sonra da yan gelip uzanmaca.
Ooh, beleşten terleme..
Bunun bir ileri versiyonu, adam tutup kendi yerine hamama sokup terletmek zaten.
Bayağı iyi geldi bana ve bu programı günde iki kez ikişer seans yapmaya başladım.
Zaten saunada da olsak, kibar barmenler eğer zamanı geldiyse saunanın içine kadar girerek içeceklerimizi getiriyorlar.
Saunada sıcak fazla gelirse itiyorum kapısını ve hemen serin havaya kavuşuyorum.
Yaşamda da bu prensibe önem vermek iyi gelir hepimize.
İş ya da özel hayatınızda sizi bunaltan bir durum varsa, itin kapısını ve uzaklaşın o mekandan.
Dışarıda serin bir havanın sizi beklediğini de hiç unutmayın.
Dönüyorum tekrar sağlıklı yaşam prensiplerini öğrenerek yeniden aydınlandığımız villamıza.
“ne yani, sadece sıvı şeyler içip, tabletlerle mi yaşayacağız bundan böyle tıpkı Jane Fonda’nın başrolünü oynadığı ilk eşi eşi Roger Vadim’in yönettiği 1968 yapımı bilimkurgu Barbarella filmindeki gibi” türünden şeyler öne sürerek işkembeden bir şeyler anlatmayın bana, hiç dinlemem.
Girin sitesine inceleyin ve kalkıp gidin bu keşmekeş Istanbul’un bir güzel köşesinde saklanmış, sağlıklı yaşam öğretilerinin anlatıldığı bu özel merkeze.
İnsanlar ya ölüm korkusu ile ya da farkındalıkla geliyor buraya.
Sanırım zamanında farketmek en doğrusu.
Herkesin önünden bir nehir akar gider.
Hepimiz, o nehri farkedebildiğimiz ve kaşığımızın boyutu kadar yararlanırız o güçlü su kaynağından.
Almasını bilene yedi veren gül gibi bir kadın şu Gül Kaynak.
Yolu açık olsun..