• 10 Kasım 2020 13:56
  • 0
  • 8 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Çaya çorbaya kredi

Bu yazıyı dinleyin
Kayhan Taner Özen 10 Kasım 2020 Çaya çorbaya kredi

 

Türkiye büyüklüğünde bir ülkenin kendi koşulları için geliştirdiği bir ekonomi politikasının olması gerekir. Her ülkenin ekonomisine etki eden koşullar, kaynaklar farklı olduğuna göre ekonomi yönetimlerinin de mevcut koşullara göre stratejiler geliştirip büyüme politikalarına destek vermesi beklenir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin kalkınma politikası için seçilen strateji, kamunun mevcut olamayan sektörler için bir kamu bankası kurarak, ilgili sektörün altyapısını oluşturacak yatırımları yaptırıp, sektörün (maden, tekstil, turizm) önünü açıp, özel sektörü de yatırımlara yönlendirerek, büyümeyi sağlamaktı. Bu strateji son kurulan T.C. Turizm Bankası A.Ş.’den sonra terkedildi. 1990’dan sonra fikir olarak da geçmiş kalkınma modeli unutuldu ve yerini özelleştirme mucizesi anlayışı aldı.

Günümüzde ise Türkiye’nin bir ekonomi politikasının olduğunu söylemek zordur. II. Dünya Savaşından Dünya’daki tek sanayi üretici olarak çıkan ABD’nin 1950’li, 60’lı yıllarda yaşadığı bolluk sırasında yazılan Amerikan ekonomi kitaplarının 1970-80’lerde tercümesi ile yarım yamalak bilgilenen Türk ekonomi camiası, dışardan gelen propagandanın da yardımıyla, ekonomiyi ABD hayalleri ile yönetebileceği fikrine kapıldı. Her sorunun çözümünün para olduğunu ve özel sektörün her şeyi en iyi yapacağını kayıtsız şartsız kabul eden bu aşırı liberal anlayış hiç sorgulanmadan kabul gördü.

Örnek aldığımız ABD, yaşadığı 1929 krizinden aldığı derslerle, ekonomisi krize girdiği zaman yöneticileri piyasaları çalışır tutmak için piyasalara hazineden para yağdırırlar. Böylece ekonominin motorlarının durmasını engellemeye çalışırlar ki sistem 1929 krizindeki gibi çökmesin. Doktora tezi 1929 krizi olan FED eski başkanı Ben Bernanke 2009 krizini piyasalara para enjekte edip şirketlere uzun vadeli krediler vererek ya da hisselerini (bir nevi kamulaştırma) satın alarak aşma yoluna gitmiş kriz atlatıldıktan sonra verilen paraları da karı ile geri toplamıştı.

Yaşadığımız salgın krizinde de ABD hemen aynı yöntemi izledi. Piyasalara para boca etti. Fazladan bu krizde işsiz kalan bireyleri harcar durumda tutmak için hane halklarına da karşılıksız para verdiler. Henüz krizin içinde olunmakla beraber alınan önlemler ABD için işe yaramış gözükmektedir.

Türk ekonomisi sürekli krizde olduğu için salgın krizi sadece mevcut durumu ağırlaştırmıştır. Salgının başladığı Mart ayından önce hükümet kasanın dibinin görünmesi üzerine Merkez Bankasının ihtiyat akçelerini harcamaya çoktan başlamış, bütçe ve cari açık da emin adımlarla yoluna devam etmek üzere yeni yıla güçlü bir giriş yapmıştı. Dolayısıyla Türk ekonomisinin piyasaya boca edebileceği çok bir para zaten mevcut değildi. 

Salgın ile işini kaybeden bireylerin öncelikle korunmasının gerektiği tüm yazarlar tarafından dile getirildi. Fakat piyasacı ekonomi yönetimi şirketlere kredi vererek onların çalışanlarını işte tutacaklarını düşündü. Halbuki piyasacı liberalizmde şirket için tek hedef vardır; kar. Çalışan enerji, sarf maddeleri vs. gibi gider kalemlerinden biridir. İşten çıkarmalar başlayınca bireyi koruma yolunda adım atan hükümet işten çıkarmayı yasaklayıp, kısa çalışma ödeneği adı altında doğrudan gelir desteği sağlayarak (miktarı tartışma konusu olsa da) doğru bir adım attı. 

Kamu bankaları vasıtasıyla verilen krediler ise ekonomi için beklenen istihdamdaki artış, büyüme sonucunu ortaya çıkarmadı. Zaten sadece piyasaya kredi/borç verme yöntemi ile ekonomik kalkınma sağlamanın mümkün olmayacağının bilinmesi gerekirdi. Kredi, kredibilitesi olana verilir. Bankanın kredi verirken müşteride arayacağı ilk kriter aldığı borcu vadesinde ödeyebilme kapasitesidir. Banka borçlusunun güçlü, zengin olmasını ister.

Ekonominin işlemesi için kamu bankalarının Haziranda başlattığı sübvansiyonlu kredi kampanyasında verilen konut, araç, ihtiyaç gibi bireysel krediler ekonomi yönetiminin istediği sonuçları getirmemiştir. Konut kredisini orta ve üst seviyedeki memurlar ağırlıklı olarak kullanmış,  çoğunlukla da ikinci el konut almışlardır. Nüfusuna göre oransal olarak en çok konut kredisi kullanan il memur şehri Ankara’dır.  Dolayısıyla krediden beklenen yeni inşaat başlangıçlarının artıp istihdamın artması beklentisi boşa çıkmıştır.

Otomobil kredilerinde ise bir satış patlamasının yaşanması sonucu elde edilmiş, kampanya sonunda ise cari açık patlamış, ithalatı durdurmak için otomotive ek vergi getirilmiştir. Elbette bu sübvansiyonlu kredi de orta ve üst gelir grubunun (işsiz kalan ve asgari ücretliler araba alamayacağına göre) işine yaramıştır. Otomotivde bir kazanan da yüksek vergi gelirleri ile devlet olmuştur.

İhtiyaç kredileri ise geniş kesimleri borçlandırıp, geleceklerini ipotek altına almaktan başka işe yaramamıştır. Hane halkları şimdi ödenecek borçların yükü altında kalmıştır. Ekonomi de kredi ile yapılan harcamaların yarattığı cari açıkla baş etmek durumundadır.

Sonuç olarak kamu bankalarından sübvansiyon ile verilen bireysel krediler ekonomide beklenen etkiyi yaratmamıştır. Bankaların yaklaşık on puan zararına verdikleri kredilerden oluşan görev zararı da bütçeden karşılanmıştır. Bütçe gelirlerinin %70’den fazlasının dolaylı vergiler yani fakir vergisinden sağlandığı gerçeğinden bakılırsa verilen sübvansiyonlu krediler ile kriz döneminde orta ve üst gelir kesiminin refahının artması için alt gelir kesiminden kaynak aktarıldığı ortaya çıkar ve yaşanan salgın kaynaklı ekonomik krize bu yöntemin çözüm olmayacağı açıktır.

Kurumsal kredilerde de durum benzerdir. İlk etapta kamu bankaları ve diğer bankalar aktif rasyosu kısıtlaması ile firmalara kredi vermeye yönlendirilmiştir. Fakat kredi alabilecek durumda olan firmaların bir yatırım projesi var mıdır? Yoksa ucuz kredi alayım bir yerde dursun (döviz, altın) anlayışıyla mı bu krediler kullanılmıştır? 

Hiçbir firma sadece faizi düşük diye kredi alıp yatırım yapmaz. Öncelikle yapılacak yatırımın ekonomik olması gerekir. Yani karlı bir iş, alan, ürün yatırım için ilk şarttır. Sonra ürüne, hizmete yeterli talep olmazsa olmazdır. Yaratılacak kapasiteye ihtiyaç olmalıdır. Teknoloji uygun mudur? Fiyatlar kar için yeterli midir?Bunlara bakılır ve yatırım kararı alınır. Finansman bütün bu koşulların yerine gelmesinden sonra ihtiyaç olur. Finansman var yatırım yapalım diye yatırım yapılmaz. Düzgün bir banka da karlı, sürdürülebilir projesi olmayan firmaya kredi vermez.

Düşük faiz eşittir yatırım diye bir Dünya yoktur. Ama olmayan ya da pahalı kredi ile de yatırım yapmak öz kaynağı olmayan firma için mümkün olmaz. Proje alınan kredinin anapara ve faizini ödemiyorsa yatırımcı da kredi almaz, banka da kredi vermez. Unutulmamalıdır ki, bir yatırım projesinde faiz maliyet kalemlerinden sadece biridir.

Derin bir ekonomik krizde piyasaya kredi pompalamak çözüm değildir. Çözüm bu süreçte ekonomi için hayati önem taşıyan kurumları ayakta tutmaktır. O zaman bu kurumlara kısa vadeli borç değil ekonomik faaliyetleri sürdürmek için geri dönüşü olmayan kaynak yaratmaktır. Krizden çıkana kadar ödemesiz dönemi (4-5 yıl) olan, uzun vadeli (on yıl ve üstü) kredi ya da hazine tarafından şirketlerin hisselerinin alımı, şirketlerin hisseye dönüşebilir bonolarının alımı gibi yöntemler geliştirilmelidir.

Yoksa kısa vadeli kredilerle yine kredibilitesi yüksek firmalar ucuz kaynağa kavuşmuş olur ve nihayetinde dar gelirlilerden üst gelire kaynak transfer edilmiş olunur. Yeni yatırım da gelmez.

Bu sıkıntıyı gören ekonomi yönetimi ekonomi için en kritik sektör olan turizm için bir çözüm üretmiştir. Kredibilitesi düşük olan (yeterli teminat veremeyen) turizm firmaları için kullanacakları krediye karşılık kredi garanti fonundan %80 oranında teminat sağlayacağını ve en azından firmaların işletme sermayesi ihtiyacını karşılayarak iflasa sürüklenmemelerini sağlamak istemiştir. Verilecek krediler azami 12 ay ödemesiz dönemi içermek üzere 48 ay vadeli olacaktır ve konaklama sektörü için üst limit 40 milyon TL’dir. 32 Milyon TL’ye kadar KGF teminat verecektir, kalan %20 ve üzeri teminat yine firma tarafından sağlanacaktır. Teminat mektubunda bankaların %10 fazla istedikleri düşünülürse en az %30 teminat yine firmalardan sağlanacaktır ve kredibilite şarttır. KGF de kredi kullanacak firmalardan belli koşulları bankalar vasıtasıyla istemektedir. Yani amaç yine (elbette) kredinin batmamasıdır. Umarız bu kaynak sektörün ihtiyaçlarını giderir.

Sonuç olarak Türk Ekonomisinde yaşanan krizde sistemin çalışması ve istihdamın korunmasında çözüm olarak ekonomi yönetiminin uyguladığı (çaya çorbaya) kredi yöntemi istenilen sonucu vermekten uzak kalmıştır. Ekonominin çarklarının sağlıklı dönmesi için bireyin, hane halklarının istihdamının korunması ve gelirinin artırılması gereklidir.

Aşağıdaki tablo aşırı liberalizmin Türk çalışma hayatını nerelere getirdiğinin göstergesidir: