• 27 Nisan 2020 09:08
  • 0
  • 8 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Damdan düşen adamın öyküsü ve seyahat acenteliği

Bu yazıyı dinleyin
Bahattin Yücel 27 Nisan 2020 Damdan düşen adamın öyküsü ve seyahat acenteliği
 
 
Corona Virüsü Dünyayı teslim alırken, Bakanlığın yaklaşımı çoğumuzun bildiği  “damdan düşen adam”  hikayesini anımsatmadı değil..
 
İlk kez merhum Demirel’den duymuştum. “Adamın biri damdan düşmüş, yerde kıvranmaktadır. Çevresindekiler panik halinde doktor bulma telaşına düşmüşledir. Canı yanan adam, yattığı yerden güçlükle seslenir; bırakın doktor aramayı, bana hemen damdan düşen birisini bulun,der. Halimden ancak o anlar.”
 
TÜRSAB aracılığıyla; geçmişte damdan düşen çok sayıda meslektaşımızdan, bu kriz sürecinde deneyimlerini paylaşmaları istenebilirdi. 
 
Olmadı. 
 
Bakanlık TÜRSAB ile işbirliği yerine kriz ortamından yararlanarak, Birliği dolaylı yollardan ele geçirmeye çalıştı. 
 
Salgın kuşkusuz salt Türkiye’yi etkilemedi. Küresel turizm hareketini de durdurdu. Sektör Dünya ölçeğinde tarihinin en büyük krizini yaşıyor. 
 
Geleceğe ilişkin bilinmezlerin böylesine çoğaldığı bir dönemde, meslekten gelen bir Bakan turizmcilerin şansı olabilirdi. Ne var ki, Covid-19 adlı virüsün yol açtığı salgının önümüzdeki dönemi nasıl etkileyeceği konusunda, gerçekçi bir teşhis ortaya koyamadı. 
 
Ersoy; kısa süre önce Nisanın son haftasında İstanbul Galataporta 5 gemi rezervasyonu yapıldığını, Cruise seferlerinin yeniden başlayacağını açıkladı. Mayıs’ın ortalarında salgının kontrol altına alınacağını, Haziran’da iç turizmde hareketlenme beklediklerini ilan etti. Aynı süreçte Rus ziyaretçilerin gelişleriyle, yurtdışı hareketin de başlayacağını öne sürdü. 
 
Dünya’daki gelişmeler Bakanın beklentilerinden çok farklıydı. 
 
Pazar ülkelerin hükumetleri; 2020 sezonu için ülkelerinden yurtdışına gidiş ve gelişlere sınırlama getireceklerini peş peşe açıklamaya başladılar. Bazıları daha ileri giderek, genel yasaklama olasılığını gündeme getirdiler. 
 
Bu süreçte Bakan televizyon kanallarında; Dünyada ilk kez kendilerinin başlatacakları bir uygulamadan söz ediyordu. Ziyaretçilere  “Corona’ya karşı güvence” sağlayan bir sertifikanın verilmesi, çözüm olarak kamuoyuna sunuldu. Aslında Fransız Accor Grubunun başlattığı bir proje sahiplenmeye çalışılıyordu. 
 
Dün yayınlanan bir genelge ile ağırlıklı olarak konaklama tesisilerinde 25 Ekim tarihine kadar sürecek kısıtlamaların kapsamı açıklandı. Uçaklarda eksik yolcu taşınacak, konaklama tesislerindeki  genel mekanlarda ve plajlarda sosyal mesafe kurallarına uyulacaktı. Anlaşılan çözüm bir tür seyreltilmiş tatil modelinde aranıyordu. 
 
Gelinen bu aşamada sektör için eskilerin “kendi göbeğini kesmek”dedikleri yöntemlere başvurmak dışında seçenek kalmadığı anlaşılıyor.
 
Bakanlık dikkate almasa da önümüzdeki 2021 ve 2022 yıllarını şimdiden kaybedilen sezonlar olarak değerlendirmek ve -nereden isterseniz o yönden bakın- önümüzdeki üç sezon boyunca ciddi kayıplar yaşanacağı ortada. 
 
Son yılların gelir ortalamasını esas alırsak, Turizm Ekonomisinin önümüzdeki üç sezon boyunca  50 milyar dolar ciro kaybına uğrayacağı öngörülebilir. 
 
Öncelikle konaklama ve havacılık sektörlerinde ciddi güçlükler yaşanacağı açık. Genel giderleri ve yatırım maliyetleri açısından riskli bu iki sektöre, önümüzdeki iki yıllık geçiş süresinde yeterli kaynak sağlanamazsa, en iyimser ihtimalle el değiştirmeler kaçınılmaz hale gelebilir. 
 
Seyahat Acentelerinin durumu
 
Katma değer yaratan işlevleri yanında riskleri –görece- büyük olmasa da, sektördeki en kırılgan kesimin “seyahat acenteleri” olacağını tahmin etmek zor değil.
 
Son yıllarda artan sayılarına karşın, bu kesim için tehlike çanlarının günümüzden 20 yıl önce çalmaya başladığını söyleyebiliriz. Seyahat Acentelerinin “Salgın” öncesinde de güçlükler yaşadıkları sır değil. 
 
Dünyadaki gelişmeleri doğru değerlendiremeyen yönetim anlayışı, yakın geçmişinde TÜRSAB’ta da etkindi. Eski yönetimler seyahat acentelerini üstüste değiştirilen yasa ve yönetmeliklerle, Dünyadaki gelişmelere göre değil, kendi öngördükleri türden bir yapılanmaya zorladılar.  
 
Amaçları TÜRSAB’ın kaynakları ve etkisindan yararlanarak, Birliği ticari projelere sokmaktı. Bu tutumlarının Meslek Örgütüne ne denli güçlükler yaşattığı ortada. Ancak TÜRSAB’ın üyeleri de bu değişim sürecini değerlendirmekte geciktiler. Belgenin ticari hayatlarını düzenleyen bir akreditasyon aracı olduğunu düşünmeden, onu- belgeyi- ayrıcalık gibi algıladılar, tek başına gelir sağlayacak bir araç sanma yanılgısına düştüler. 
 
Dünya farklı bir yörüngeye giriyordu..
 
Bilişim teknolojisinin yardımıyla sayıları geometrik  artan akıllı telefonlar, “Küresel  Turizm Pazarında” eski paradigmaları değiştiren sessiz bir devrimi gerçekleştiriyorlardı. Yeni kuşak telefon ve bilgisayarlar, “havayolları, cruise, otel ve yiyecek- içecek zincirleri”nin, son kullanıcıya doğrudan ulaşmasına aracılık ederek, seyahat acentelerini büyük ölçüde devreden çıkarıyorlardı.Talebi yaratan ve hizmet sunan ülkelerde, sırasıyla tur operatörleri ve seyahat acenteleri oyun dışında kalmaya başladılar.
 
Tek bir yatağı olmayan “booking.com”, bir gecekondusu bile bulunmayan; “Air BnB” gibi şirketler pazar paylarını hızla büyüttüler. Milyarlarca dolarla ifade edilen piyasa değerleriyle dev şirketlere dönüştüler.
 
Türkiye’yi yönetenler bu süreçte, Dünya’da gelişen koşullara uymak yerine, teknoloji şirketlerinin çalışmalarını yasaklamayı yeğlediler. Kültür ve Turizm Bakanı bu çalışmaları “digital kaputülasyon” olarak değerlendirdi. Gerçekte hayatın akışı farklıydı.
 
Salgın öncesi ciddi bir krize girmekte olan seyahat Acenteleri, yaşadığımız süreçte daha ağır sorunlarla karşı karşıya kaldılar.Ancak bu durum henüz başlangıç. Bir kaç örnek vermek gerekirse, önümüzdeki en az iki belki de üç sezon boyunca, insanların topluca bir araya gelmeleriyle sonuçlanan, kongreler, bayi toplantıları, konserler, festival ve şenlik türü etkinlikler salgın yüzünden gerçekleşemeyecek.
 
Sezonluk olmaları yüzünden, yüksek kapasiteli planlanan konaklama tesislerinin de benzer kaygılarla talep göremeyeceklerini, kapasite azaltmak zorunda kalacaklarını, Türkiye’nin uzun süredir uyguladığı, çok başarılı örneklerine tanık olduğumuz “her şey dahil” sisteminin, en azından salgın tehlikesi geçene kadar, uygulanamayacağını da olumsuzluklar arasına eklemeliyiz.
 
İlk sezonda çok umut bağlanan iç pazarın, öncelikle ekonomik güçlükler ve salgın korkusu yüzünden, ikinci konutlara ya da kısa süreli kiralık evlere yöneleceğini de hesaba katmalıyız.
 
Koltuk sayıları sosyal mesafenin korunması amacıyla azaltılacak, uçak ve karayolu transfer araçlarının, yolculuk maliyetlerini etkileyeceğini de bu olumsuz tabloya ekleyelim. 
 
Bu koşullarda diğer sektörlere yapıldığı gibi objektif kriterlere uygun destekler bekleyen seyahat acentlerinin içlerinden çok azı, Bakanlık değerlendirmesine bağlı bu olanağı bulabildi. Henüz açıklanmadığı için hangi işletmelerin kayırıldıkları bilinmiyor.
 
Ancak bilinen başka bir gelişme önümüzdeki günlerde sektörde  tartışılacağa benziyor.
Yurtdışında kendilerine bağlı uçak şirketleri de  olduğu öne sürülen, 4 yabancı tur operatörüne bir devlet bankası aracılığıyla, 120 milyon ABD Doları tutarında kredi desteği sağlandığı ortaya çıkıyor. Operasyonun kamuoyundan- özellikle seyahat acentelerinden- gizlenmesi, ortada ciddi bir kayırmacılık olduğunu gösteriyordu.
 
Geçmiş krizler sırasında sahipleri Türkiye ile ilişkili bazı yabancı ülke operatörlerine, gizli kararname ile sağlanan benzer desteklerin çözüm getirmedikleri bilinirken, bu uygulamanın ne denli haksız rekabete yol açacağını söylemeye gerek var mı?
 
Gelecek yazıda, kriz sonrası ortaya çıkacak yeni tüketici davranışları ve işletme modellerini değerlendirirken, seyahat acentelerinin neden ve nasıl desteklemelerine ilişkin görüşleri paylaşacağım.