Fogg'un İzinde Bir Türk Okur
Jules Verne'i ilk okuduğumda çocuktum. Phileas Fogg'un seksen günlük çılgın koşuşturması bende bir heyecan bırakmıştı; ama o heyecanın altında bir rahatsızlık da vardı, farkında değildim. Şimdi İlhami Algör sayesinde farkındayım. O rahatsızlığın adı sömürgecilikti.
Algör, Jül Vern Seyahat Acentesi'ni okuruna elinde bir pusula gibi veriyor. Ama bu pusula sizi doğuya, batıya, kuzeye değil; içe, derine, dünün bugünle el sıkıştığı karanlık bir koridora yönlendiriyor. Fogg'un treni kıtalara koşarken, Algör'ün kalemi duruyor, geriye dönüyor, soruyor: "Bu rayları kim döktü? Bu gemilerin bacasından çıkan is kimin ciğerini kapkara etti?" Ve ben, elinde kitapla oturan okur olarak, bu soruları duyunca sarsıldım.
Kitabın ilk sayfalarında bir şey fark ettim: Algör beni yola davet ediyor, ama Fogg'un vagonuna değil, kendi yürüyüşüne. Fogg koşuyor, bahse tutuşmuş, saatine bakıyor; Algör ise yavaş yavaş yürüyor, duraklıyor, bir köşedeki kadına bakıyor, bir işçinin yüzünü okuyor, bir limanın kokusunu içine çekiyor. İki seyahat aynı güzergâhta, ama bambaşka dünyalarda. Ben de Algör'ün yanına geçtim bir süre sonra, farkında olmadan. Çünkü onun adımları daha insancıldı.
İlhami Algör'ü uzun yıllardır tanırım, kitaplarından tanırım, yüz yüze değil. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'dan beri biliyorum ki bu adam cümleyi süslü yazmaz, ağır yazmaz; ama hafif de yazmaz. Tam ortada bir yerde durur hem güldürür hem düşündürür hem de en az beklediğiniz anda yüreğinize saplanan bir iğne bırakır. Jül Vern Seyahat Acentesi'nde de Algör imzası sapasağlam duruyor.
Kitabı "popüler anlatı ve edebi eskiz" olarak tanımlıyor bize yazar. Bu tevazuuna gülümsedim. Çünkü elinizdeki "eskiz" çoklarının bitirip üstüne fiyonk bağladığı romanlardan daha cesur, daha dürüst. Algör Verne'in metnine saygısızlık etmiyor; tersine, ona o kadar yakın duruyor ki göğsündeki çatlakları görebiliyor. Fogg'un kapalı devre soğukluğunu, Passepartout'un sadık köleliğini, Dedektif Fix'in güldürücü ısrarını hepsini yeniden okutuyor, ama bu kez gözlerin açık olmasını şart koşuyor.
Peki Verne'e haksızlık mı ediyor? Hayır. Bu soruyu kendime sordum ve cevap netti. Verne'i küçümsemek için değil, onu daha iyi görmek için yapıyor bunu. Bir ressam düşünün; ustasının tablosunun önünde duruyor, ama gözü tabloya değil, tablonun arkasındaki duvara bakıyor. Duvar ne renk? Hangi ellerin o tuvali oraya astı? Usta bunu söylemediyse, talebe söyleyecek. İlhami Algör burada tam da o talebe.
Kitapta Lizzie Burns var, Nellie Bly var, Amelia Edwards var, genç Colette var. Bu kadınlar Verne'in metninde yoktu; Algör çağırdı onları, ruh çağırır gibi çağırdı kendi deyimiyle. Ve geldiler. Çünkü 19. yüzyılın dünyası onlarsız yarım kalırdı; onlar olmadan o çağı anlamak, bir odayı karanlıkta el yordamıyla aramaya benzerdi. Lizzie Burns, Engels'in yanında yaşayan İrlandalı kadın; tarihin dipnotunda kalmış, ama Algör'ün elinde bir anda sahneye çıkıyor, kendi ağırlığıyla ayakta duruyor. Nellie Bly ise o delilikle, o gazetecilik cesareti ve çılgınlığıyla, Fogg'un ciddi dünyasına bir tokat gibi giriyor. Bu karakterler sayesinde anladım ki asıl yolculuk Fogg'un değil; tarihin görünmez yolcularının yolculuğuydu.
Bir de şu var: İlhami Algör İstanbul'un insanı. 1955 doğumlu, Suriçi'nden çıkmış bir kalem. Bu arka planı kitabı okurken hissediyorsunuz hem coğrafyayı hem tarihi hem de o mahalle bilgeliğini, o biraz kırık ama pırıl pırıl bakışı. Hiçbir zaman akademik olmayan bir derinlik var onda. Okurunu küçümsemeyen, ama ona da kolay lokma sunmayan bir dürüstlük. Bazı yazarlar sizi masaya oturtuyor, not aldırıyor, imtihan ediyor. Algör ise sizi bir çay bahçesine çekiyor; önünüze büyük bir soru koyuyor, sonra da gülümseyerek sessiz kalıyor. Cevabı siz bulacaksınız; ama soruyu kolay kolay unutamıyorsunuz.
Jül Vern Seyahat Acentesi’nde Victoria çağının edebiyatı da var, o dönemin filmleri de mekânları da. Algör, 19. yüzyılı bir müze camının arkasından göstermek yerine içine sokuyor sizi. Kömür kokusu var, buharlı gemi sesi var, bir limanda bağıran hamal var. Ama en çok şu var: İnsanlar. Sıradan, ezilmiş, çoğu zaman tarihe adını yazdıramamış insanlar. Algör onları görüyor ve gördüklerini yazıyor. Bu da benim için bir yazar için en büyük meziyetin ta kendisi.
Aklımda bir sahne kaldı kitaptan. Fogg trende, saatine bakıyor; dakikalar gidiyor. Algör ise o dakikaların içinde başka bir hayat kuruyor; trenden pencereden geçen bir yüz, bir el, bir omuz. Fogg zamanla yarışıyor; Algör zamanı durduruyor. Ben de o durdurulan zamanda soluk aldım. Edebiyatın bana en çok bunu yaptığında minnettar oluyorum: Koşmamı değil, durmamı sağladığında.
Jül Vern Seyahat Acentesi'ni bitirdiğimde kitabı kapadım ve bir süre elimde tutup baktım. Fogg seksen günde döndü dünyanın etrafını. Algör ise beni birkaç saatte gezdirdi hem 19. yüzyılda hem kendi içimde. Hangisi daha uzun bir yolculuktu, bilmiyorum. Ama hangisinden daha yorgun çıktığımı biliyorum. Ve o yorgunluk; tatlı, verimli, insanı büyüten cinsten bir yorgunluktu.
İlhami Algör yazmaya devam ettiği sürece ben okumaya devam edeceğim. Bu söz, naif bir hayran sözü değil. Türk edebiyatında bu sesi, bu özgün duruşu, bu hem ciddi hem şakacı hem de her daim insancıl tonu çok az yerde buluyorum. Bazı yazarlar dönemine ayna tutar; Algör ise aynayı kırar ve kırıkların her parçasında farklı bir yüzü gösterir. O yüzlerden biri de benim. O yüzlerden biri de sizin.







Lütfen Bekleyin.