• 23 Temmuz 2019 12:00
  • 0
  • 12 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Krediler, bankacılık ve turizm sektörü

Bu yazıyı dinleyin
Kayhan Taner Özen 23 Temmuz 2019 Krediler, bankacılık ve turizm sektörü

 

 
Son günlerde ekonomi medyasında yer alan haberler ve yorumlarda, ekonomide yaşanan daralmanın bankaların ödenmeyen kredilerini artırdığı, dolayısıyla bu soruna ekonomi yönetimince bir çözüm bulunması gerektiği yönünde düşünceler ve çözüm önerileri ifade ediliyor. 
 
Mayıs 2019 itibarıyla bankacılık sektörünün kısa ve uzun vadeli kredilerinin 2.546 Milyar TL, takipteki kredilerinin ise 111 Milyar TL olduğunu BDDK verilerinden görüyoruz. Takip/Nakdi Krediler oranı %4.4
 
Buna mukabil bankaların kanuni takibe almadığı, fakat idari takipte olan sorunlu kredilerinin bulunduğu da bir sır değil. 
İdari takipte olan kredilerin miktarı, tahsil edilebilme kabiliyetleri, teminatları gibi özellikleri elbette bankadan bankaya fark edecektir.  
 
Sektörün bu kapsamda olan kredilerinin miktarı konusunda elbette net bir rakam mümkün değil fakat kimi ekonomistler takibe düşecek kredilerin mevcutla birlikte 400 Milyar TL’yi bulabileceğini belirtiyorlar. 
 
Özellikle inşaat, enerji ve bireysel krediler takipte ağırlığı oluşturuyor gözüküyor.
 
 
 
Bankacılık sektörünün toplam aktif büyüklüğü 4.270 Milyar TL.(BDDK verileri). 
 
Bu durumda aktifler içindeki kredi alacakları (piyasaya verilen kredi) olan 2.546 Milyar TL’nin aktifler içindeki payı %60 olmaktadır.
Pasif tarafında ise sermaye yeterlilik oranı ise %17’dir. 
 
Yani toplam pasiflerin %17’si oranında bir sermaye ile bankalarımız ticaretini sürdürmektedir. 
Bu oran 726 Milyar TL ye karşılık gelmektedir.
 
Eğer gerçekten geri ödenmeyen 400 Milyar TL tutarında bir kredi varsa ve nihayetinde bunlar zarar yazılıp sermayeyi yaklaşık 326
Milyar TL’ye çekecek ve sermaye yeterlilik oranı da %7,6 seviyesine indirecektir. 
 
Bu rakam Basel Bankacılık İzleme Komitesinin öngördüğü sermaye yeterliliğinin (%8) altındadır. 
 
Üstelik Basel Komitesi piyasa riskini gerekçe göstererek 2016 da sermaye yeterlilik oranının %22 artırılmasını istemiştir. 2019 yılı için Basel’in öngördüğü sermaye oranı %10,5 olarak tavsiye edilmiştir.
 
Kredilerde belirtildiği gibi bir sorun varsa uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Türk bankalarının notunu niçin sürekli düşürdüğünün ipuçları da bulunabilir.
 
Bankacılık sektörünün önündeki ödenmeyen kredi sorununu çözmek için ne yapılıyor ve neler yapılması gerektiği sektör ileri gelenleri tarafından öneriliyor? 
 
Öncelikle önerilere bakmak gerekirse bankacılık sektörünün sevdiği İngilizce dilinde havalı isimlerle (bad banking, bad loan fund, leverage sell out vs.) gelen çözümlerde özetle; batık kredilerin bir kuruma devredilerek bankaların bilançolarının güzelleştirilmesi, bankaların durumlarının uluslararası piyasalardan tekrar ucuza borç alabilecekleri şekilde iyileştirilmesi öneriliyor. 
 
Bu öneride öncelikle bankaların bilançolarından çıkarılacak batak kredileri satın alan bir kurumun olması şart. 
 
Bu kurumun da bankalara alacağı kredilerin en az %50’sini ödemesi gerekiyor ki Basel III standardı sağlansın. 
 
Batak kredi borçlu firmanın bankaya olan borcunu ödeyemeyeceği için ve ayrıca yeterli teminatı olmadığı için batmıştır. 
Yani tahsili kolay olsa zaten banka tahsil ederdi. 
 
Bu gerçek altında 400 Milyar TL’lik ödenmeyen borcu alacak olan kurum %10’dan fazla ödemez. 
 
Zaten Dünya Bankası iştiraklerinden, özellere kadar birçok kurum bu fırsatı görüp araştırmasını yapmıştır. 
 
Anlaşılan özel sektör tarafından bu alanda bankalara yapılan iyi bir teklif yok.
 
Geriye kaldı kamu. (Vatandaş, halk).  Kamu zaten Kredi Garanti Fonu aracılığıyla bankaların 250 Milyar TL civarında bir kredisine %80 oranında teminat verip kefil oldu. 
 
Bunların ne kadarının batık kredi olduğu ve KGF’nun ne kadar zarara girdiği, bankacılık deyişiyle kamudan ne kadar fon çıktığı bilinmiyor. 
 
Yani kamu bankalara ve piyasaya bir destek attı. Şimdi tekrar kamunun bir kurumu vasıtasıyla bu borçları zararına alması ve ekonomimiz için çok önemli olan bankalarımızın önünü açması bekleniyor.
 
Yapılanlara bakarsak; kamu 2001finansal krizinden dersini almış ve birçok bankanın batması ile fon çıkışına maruz kalmıştı. 
 
Sonuçta BDDK ve TMSF kuruldu ki bir daha bu işler olmasın. 
 
Nitekim 2009 yılına kadar işler bankalar için iyi gitti. 
 
Dışarıda bol ve ucuz para, içerde az borçlu bir piyasa; sat malı götür karı dönemi oldu. 2009 dan sonra da devletin koruma içgüdüsü altında büyük karlar edildi ve hissedarlara (özel bankaların çoğunun yabancıların eline geçtiğini hatırlayalım) kar payları ödendi.
 
Kamu bu tatlı günler bitmesin diye 2001 krizinden sonra getirilen kuralları biraz gevşetti ve bankalar hep kâr etti. 
 
Örneğin sorunlu kredilerin takibe alınıp, sermayeden karşılık ayrılması gerekirken, uygulama gevşetildi vs.
 
Ancak anlaşılan bankalar da sorunları hep halının altına süpürdü. Şimdi ekonomik daralma ile birlikte sorunlar görülür oldu. 2001 krizi ile getirilen sorunlu kredilerin gizlenmesinin zimmet suçu sayılacağı düzenlemesinin de kaldırılması gündemde. 
 
Anlaşılıyor ki kamu da elini taşın altına koymayı geciktiriyor ya da para çıkmak istemiyor (pardon ‘fon sağlamak istemiyor’).
 
Bu durum da bankaların kredi sıkıntısını çözmek için geriye bir yol kalıyor.
 
Patronların (hissedarların) bankalara yeni sermaye koymaları.
 
Öyle ya kâr ederken kâr payını alıyorsan, zarar edince de kârından birazını verip şirketi (bu durumda banka) ayakta tutacaksın. 
 
Gelecek görmüyorsan da şirketi kapatacaksın. 
 
Eminim bankacılık lobisi bu paragraftan hoşlanmayacaktır. Zararı kamuya ödetmek varken sermaye koy demek nahoş bir yaklaşım olacaktır.
 
Peki bu krediler neden geri ödenmez ya da batar? Bankaların batan kredide rolü yok mudur? 
 
Her mesleğin incelikleri vardır. 
 
Bankacılığında bir meslek geçmişi hatta bilimi bile vardır. 
 
Üniversiteler, okullar, araştırma kuruluşları hep bankacılık mesleği için bilgi üretmek üzere çalışırlar. Üstelik yeni bir meslek de değildir. 
 
Hititler döneminden beri bugünkü bankacılık yapılır. 
 
Havalı bankacılık terimleri ile süslenen parayla ilgili enstrümanlar hep vardı. 
 
Eskiden bankacılık işini dini kurumlar yapardı. 
 
Çünkü kısıtlı okur-yazarlık ve dolayısıyla bilgi onlardaydı. 
 
Eski Yunan ve Roma tapınaklarının geçim kaynağı bankacılıktı. 
 
Bugün bile bankacılık itibar kurumudur der ve bankaların itibarını kanun ile koruruz. 
 
Eski devirlerde ise itibar sadece rahiplerde idi. 
 
Bilgililer ve zengindiler. 
 
Haşmetli tapınaklar ve içindeki lüks, mudilere güven verirdi. 
 
Perge’li bir tüccar İskenderiye’li bir tüccardan alacağı mal için gider tapınaktan kredi alır, akreditif açar, yandaki borsadan opsiyon alıp sigorta(hedging) bile yaptırırdı. 
 
Sonra Perge’li bankacı (rahip) İskenderiye’deki tapınağa bir mektup gönderip karşılıklı hesaplaşırlardı. 
 
Tapınaklar kilise olunca bu işi papazlar yapmaya başladılar. 
 
Örneğin, orta çağda Tapınak Şövalyelerinin işi bankacılıktı, çok zenginleşince Papalıkla papaz oldular ve dağıtıldılar. 
 
Bir diğer güncel örnek ise, Papa’nın istifasına kadar giden bugünkü Katolik Kilisesi bankacılık işleridir. 
 
Bugün de geçmişten esinlenerek bankalar en azından merkez binalarını tapınak mimarileriyle inşa ettirirler ve içinde debdebe vardır.
 
Bakınız İngiliz, Amerikan, Fransız, İsviçre vs. bankaları. Bizim Anakara’daki cumhuriyet dönemi Merkez Bankamız ve diğer bankaların binaları ve İstanbul Bankalar Caddesi. Bankacılıkta zengin ve güçlü durup güven kazanacaksınız. 
 
Güven önemlidir.
 
Bu kadar geçmişi olan bir mesleğin kurumu olan bankaların verdiği krediler bunca tecrübeye ve bilgiye rağmen niçin batar? 
 
Usulünce verilen bir kredi asla batmaz. 
 
Kredi alınan iş yürümez ise banka almış olduğu teminatına başvurur ve verilen para kurtarılır. 
 
Savaş, doğal afetler istisnadır, o zaman da kredinin sigortası vardır o devreye girer. 
 
Kurumsal (şirket ve benzeri kurumlara verilen) bir kredi bir iki yıl içinde batmışsa (kusura bakmasınlar) ya bankacı meslekdaşlarım çok beceriksiz ve bilgisizdirler ya da işin içinde başka bir iş vardır. Kredi orta vadede (2-8 yıl) batmışsa bankanın kredi talebini incelemede bir yetersizliği ya da sistem yanlışlığı vardır.
 
Batan kredilerin nasıl battığı konusunda bir iki örnek vermek gerekirse; otuz yıl kadar önce yaşanan bir kredi olayını anımsatmamda bir sakınca olmaz sanırım. 
 
Henüz birkaç yıllık bir kredi departmanı çalışanı iken 13 Milyon $’lık bir orta vadeli kredi talebini incelemem istendi.
 
Firma zamanın havalı şimdi ise var olmayan bir bankasından kısa vadeli kredi almış, yatırımcı sağlam bir işi olmasına rağmen etrafındaki şarlatan yöneticilerin yönlendirmesi ile olmayacak bir işe girişmiş ve işin ihtiyacı olmayan bir yığın pahalı ekipman leasing yerine peşin para ile şirkete satın aldırılmış. 
 
Firma darboğaza girmiş ve bizden orta vadeli kredi alarak durumunu kurtarmaya (aslında günü) çalışıyor. Kredi verilecek bir yatırımcı değil. 
 
Kısa vadeli krediyi veren banka da kredinin çıkmasını ve kendi alacağının ödenmesini istiyor. 
 
Havalı bankanın İstanbul manzaralı ofisinde genel müdür yardımcısına bu firmaya (8 milyon $, bugünün parasıyla 16 Milyon $) krediyi nasıl verdiklerini sordum.
 
Cevap; X Beye kredi vermemek mümkün mü? olmuştu. 
 
Sadece ismin etkisi ile X Beye kredi veren banka kendi parasını yok etmiş X Beyin de yaşamının kalanını emekli maaşı ile geçirmesine neden olmuştu. 
 
Tabi batan işletme ve çürüyen makine ekipman  da milli ekonominin kaybı olarak kaldı.
 
Daha yakın tarihli bir diğer örnek de ise yapacağı tesis için 160 Milyon $ kredi isteyen firma başvurusu fizibil bulunup kabul edilmeyince başka bankadan 250 Milyon Euro aynı proje için kredi temin etti. 
 
Tamamlanan proje istenilen verimi vermeyince kredi battı, tesis kapandı. Bankanın parası gelecek baharlara, yapılan tesis kısmen çürümeye terk edildi. 
 
Halbuki 250 Milyon Euro’ya, arsa hariç,yatak başı 240.000 TL maliyetle toplam 6.750 yataklı 6 veya 7 5 yıldızlı otel Antalya’da inşa edilebilirdi. 
 
Bu oteller yüksek sezonda ortalama her şey dahil bir gecelemeyi 60 Euro’dan satar, 25 € maliyeti çıkarırsanız 35 € geceleme başına kâr elde edersiniz. 
 
Sadece 100 günlük dolu geçecek sezonda cironuz 40.500.000 € olur. 
İşletme kârı ise 23.625.000 € olacaktır. 
 
Yarı sezon, ölü sezon gelirleri ve kiralama gelirleri ile tesisin yerine göre ciro 60 Milyon €’, kâr ise 30 Milyon € civarlarına gelecektir. 
 
Tesis kendini 8 yıl gibi amorti edecek, 8 yılda yapılacak 500 Milyon € ciro da ülke ekonomisine katkı sağlayacaktır. (Verilen örnek
Antalya ortalamasıdır. Delüks oteller, havalimanına yakın oteller iki katına kadar ciro, 3 katına kadar kar elde edebilirler)
 
Görüldüğü gibi verilen yanlış krediler sadece riske giren bankaya değil, yatırımcı firmaya ve ülke ekonomisine de zarar vermektedir. İşini iyi yapmayan bankaları ve bankacıları sistemde tutmak nihayetinde ülke ekonomisine ve halkına zarar verir.
 
Bu yazının turizm sektörü ile ne ilgisi var diyebilecek okuyucularımıza şunu belirtmemiz lazım; turizm yatırımları sabit yatırımı yüksek yatırımlardır ve kredi ile finanse edilirler. Krediye bağımlı olan sektörün ucuza kredi temin etmeleri sadece iç rekabet için değil, uluslararası rakiplerle rekabet etmeleri için de önemlidir. 
 
İspanyol yatırımcı € üzerinden yıllık %1,5-2,5 faizle kredi kullanıyor, Türk yatırımcı aynı krediyi %6,5-8,5 ile kullanıyorsa bir milyon € krediye yılda 50-55 Bin €, 8 yılda ise 400-450 Bin € fazla faiz ödeyecek demektir. 
 
Halbuki Türk bankaları güçlü olsalar yurt dışından %5,5 yerine %1 ile borçlanırlar ve 2 puan spread (%2 kar, komisyon, faiz) ile
krediyi yatırımcılara verirler. 
 
Böylece yatırımcının 400 € su cebinde kalır. 
 
Yatırımdan kaçınan yatırımcı yatırım kararı alır, tesisini yenilemeyi geciktiren yatırımcı yatırım kararı alır, personel maaşlarından kısmaya çalışmaz (!), sonuçta ekonomi ve herkes kazanır. 
 
Sonuç olarak bankaların işlerini iyi yapmaları gereklidir.