Ah İstanbul!
Ne senle ne de sensiz oluyor be İstanbul.
Her ne kadar şikayet etsem de, akrabalarımı, bir kaç eski arkadaşımı görmek için her yıl en az bir kere uğradığım o muhteşem şehir.
Ha ziyaret nedenlerimin arasında bir de, bu yıl hariç her yıl katıldığım Samsung Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı var.
Kayıtlar bir türlü açılamayıp, benim de yüzme antrenmanı yapasım olmayınca, bu seneyi pas geçiverdim.
İstanbul’a bir yıl aradan sonra yeniden gelince, beni ilk şaşırtan şeylerden bahsetmek isterim.
Aa burada amma çok Türkçe konuşan insan var.
Ne kadar çok modern giyinen, başı açık kadın var.
Sanırım burada sigara içmeyeni dövüyorlar.
İçenlerin çoğu izmaritlerini yere atmayı da ihmal etmiyorlar.
“İzmaritlerinizi yere atmayın, biz daha önce denedik, yenileri yetişmiyor.” gibi esprilerden anlayacak gibi de gözükmüyorlar.
Restoranlarda da sigara yasağı delinmiş durumda.
Bir kaç istisna dışında taksi şoförlerinin çoğu ya çok geveze, ya da kaba, ya da ikisi birden.
Yolda ilerlerlerken her an diğer araçtan biriyle kavga edecek gibiler.
Evet ilk izlenimlerim bunlar.
Her ne kadar şikayet etsem de, neredeyse her metre karesinde anılarım var.
Yeni açılan restoranlar adeta birer lezzet yolculuğu.
Müzeler, ara sokaklar, tarihi hanlar, sürprizlerle dolu bir metropol.
Bu kez kaldığımız otel Haliç’e bakıyordu.
Haliç’in o dingin suları İstanbul’un aksine pek telaşsız.
O güzelim beş katlı tarihi Pera Palas’ın yanına o çirkin yirmi katlı The Marmara Pera’nın yapımına kim izin verdi vakti zamanında acaba?
2000 yılında da bir hançer gibi Süzer’in Gök Kafesi saplanmıştı İstanbul’un bağrına.
Diğer ülkeler tarihi dokularını koruyarak zenginleşirlerken, biz tam tersini tercih ediyoruz.
Hani bir akıllı çıkıp, “yaa şu Boğaz’a Dubai’deki gibi palmiye şeklinde bir site yapıversek” diyecek diye de korkmadan duramıyorum.
İstanbul’a gelen 18 milyon yabancı turistin ortalama kalış süreleri bir türlü 2.3 geceyi geçemiyor.
Dededen gelme, fazla fanatik olmayan bir Galatasaray taraftarıyım.
Az fanatikliğim konusunda eşim daha farklı bir yorum yapabilir.
Hazır İstanbul’da Antalyaspor maçına denk gelmişken, karaborsadan normal fiyatının sekiz katına bir meslekdaşım olan Murat Sak’la birlikte maça gittik.
Şölene, Nevizade’de diğer taraftarlarla birlikte marşlar eşliğinde başladık.
Önceleri eğlenceli gelen marşlar bir yerden sonra Fenerbahçe’ye ana avrat sövmeye dönünce ben tez zamanda sıkıldım.
Onca başarılı sezonlara, paçasına kadar siyaset bulaşmış bu spor dalına rağmen, neden hâlâ Fener’e sövdüğümüze hiç anlam veremiyorum.
60 yıllık Fenerbahçeli arkadaşım Ateş’in, onun torunlarının 12 yıldır henüz şampiyonluk yaşamamalarından da içten içe rahatsızım.
Bazen, sanki ortaya bir yemek gelmiş ve masadaki diğer arkadaşlarım da acıkmış bir şekilde beklerken, tüm tabağı tek başıma yiyormuşum hissine kapılıyorum.
Şampiyonluk gelince, maçtan sonra kutlamalar daha da arttı haliyle.
Gürültülere tepki gösteren yaşlı bir adama metroda topluca saldıran taraftarlardan utandım.
Her takımda bu tür vahşi görgüsüzlerin olduğunu bilmek de içimi rahatlatamıyor bir türlü.
Neyse, böyle gelmiş, giderek de kötüleşerek devam edecek gibi.
Çok söylendim ama el mecbur, seneye yine doğduğum topraklara uğrayacağım.
Seneye olmasa da, eninde sonunda ya Heybeliada’ya ya da Üsküdar’a uzunca bir dinlenme için döneceğim.







Lütfen Bekleyin.