Merhaba Akademik Hayat - II
Ülkede akademik çevrelerle mücadele hiç kolay değil.
Bir önceki yazımda, İzmir'deki üniversitede görevli, profesörlük başvuru dosyasına iki kitabımı sanki kendisi yazmış gibi ekleyen bir bireyden söz etmiştim.
Bir süre sonra, turizm eğitimi konusunda doçentlik başvurusunda bulundum. Doçentlik başvurumu değerlendirmek üzere beş profesörden oluşan bir jüri saptandı. Jüri başkanı kim dersiniz? Yukarıda bahsettiğim kişi. Sınava girmeyi beklediğim ve sorularını sözlü olarak yanıtlayacağımı varsaydığım doçentlik jürisinin farklı bir üyesi de ilk yazdığım Seyahat İşletmeleri kitabımı talan eden bir başka kişi. Çalıştığı kamu üniversitesinde yıllarca en üst düzeyde yöneticilik yaptı.
Doçentlik sınavına İzmir’deki kamu üniversitesinin turizm bölümünde gireceğim. Daha doğrusu öyle olacağını sanıyorum. Başvurduğum dönemde, aynı üniversitenin turizm bölümünden doçentlik başvurusu yapan bir aday var. Adayın jüri üyelerinden bir tanesi, İstanbul’da çalıştığım kamu üniversitesinden. Üniversitemdeki aynı üye, profesörlük dosyasından iki kitabımın çıktığı ve doçentlik başvurumu değerlendirecek jüri başkanı hakkında görüş belirten akademik. Birbirlerini yıllardır tanıyorlar. Şimdi sıkı durun. Benim doçentlik jürimin başkanı, üniversitesinin turizm bölümünden doçentlik sınavına girecek aday konusunda, çalıştığım üniversitedeki jüri üyesine telefon ediyor. ‘Siz bizim adayımızı başarılı bulun, biz de sizin adayınızı geçirelim.’
İzmir’den başvuruda bulunan doçent adayının akademik yeterliliği yok.
Bu doçent adayı değiş tokuş konusu bana iletildi, maalesef. ‘Sınav için hiç İzmir’e gitme, kalacaksın,’ denildi. Açıkladığım pervasız, keyfi tutum ne tür bir anlayışı temsil etmektedir, nasıl bir ilişkidir; hala bilemiyorum, çözemedim. Neyse. Sınav için İzmir’e gittim. Bırakın kalmayı, sınava alınmadım; gezdim, tozdum, döndüm.
Başvurumu değerlendirmek üzere saptanan jüri üyelerinin değişmesi beklentisi ile, iki yıl bekledikten sonra tekrar turizm eğitimi alanında doçentlik başvurusunda bulundum. Saptanan jürinin beş üyesinden üç tanesi aynı, sabit üye. Yasal sınav süresi en fazla iki saat olmasına karşın, iki saat on beş dakika sınava tabi tutuldum. Başvurduğum alandan, turizm, turizm eğitimi vb., soru sorulması gerekirken, turizm ile ilgili dört soru dışında, envai çeşit iktisat ve işletme sorularını yanıtladım. Şimdi konuyu yazıyorum, kendi hakkımda pek bir konudan söz etmem. Ancak, bana uygulanan doçentlik sınavı macerası, oldukça geniş turizm akademiası tarafından bilinir. Artık kim ve neden anlattı ise.
Gel zaman git zaman, çalışmalarımı talan eden, yağmalayan bireylere ve başka hırsızlara günlerini gösterdim. Bir dönem, üniversite ve sektör işbirliği uygulaması çerçevesinde köklü bir seyahat acentasında çalıştım. Üniversitemde, yarı zamanlı seyahat işletmeleri dersi veren, acentacı meslektaşım ile yeni bir Seyahat İşletmeleri kitabı yazdık. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurarak meslektaşımın, seyahat acentasının bir şubesinin açılacağı gerekçesiyle, acenta kuruluş belgelerini edindik, kitaba ekledik. O tarihe kadar, şirket kuruluş belgelerini gören, yayınlayan yok. Ortak yazarlı Seyahat İşletmeleri kitabı da talan edilir, kaynak gösterilmeden kullanılır, kanısındaydım; gerçekten de öyle oldu.
Şirket kuruluş belgelerinde yer alan; acenta sahibinin, sorumlu müdürün ve enformasyon memurunun yazılması gereken özelliklerine, uygun gördüğüm profesyonellik özellikleri, ekledim ve yayınladım. Kitaptaki seyahat acentası belgelerinin tümü, konuyla ilgilenenler tarafından birebir kopyalandı ve tıpkıbasım yayınlandı.
Devletin en üst düzeyinde, bir önceki yönetim başkanı döneminden beri, her alandaki akademik atama, özellikle doçent atamaları, en üst düzeyde onaylanmadan gerçekleşmiyor. Çok uzun bir süreç, yıllardır uygulanan bir kadrolaşma hareketi. Dolayısıyla üniversitelerdeki niteliksiz, söz-gelimi akademisyenlerden kurtulmak hiç kolay değil. Niteliksizler, hiçbir bilgi birikimleri, becerileri olmadan, araştırma yapmadan, özgün eser üretmeden, akademinin etik ilkeleri ihlal ederek, kurallara riayet etmeksizin doktora derecesi, doçent, profesör ünvanı almaktadır. Bu bireyler, yetkili konumlara atandıklarında, kendilerinin kullandığı aynı yöntemleri kullanan; (intihal, başka yazarların, araştırmacıların eserlerini çalmak, referans vermeden yayın yapmak vb.) niteliksizlerin akademinin üst düzeylerine yükselmelerine karşı çıkmıyorlar. İntihali tespit ve ihbar eden jüri üyesini görevden alıyor, adaylarına unvan veriyor, uygun gördükleri kadrolara yerleştiriyorlar. Başka kamu kurumlarında da kayırmacılığın, aynı eğilimin varlığı çok açık.
Yurtdışında bir toplantıya bildiri sunmak için toplantının düzenlendiği kente giden, ancak toplantıya katılmayan, bildiri sunmayan, toplantı katılım belgesini alıp, tatil yaptıktan sonra harcamalarını çalıştıkları üniversitelere ödeten sahtekarların sayısı sonsuz. Birkaç kez sahtekarları, çalıştıkları kurumlara, rektörlük, dekanlık ve bölüm düzeyinde şikayet ettim. Haklarında işlem yapılmadı, başvurularıma yanıt verilmedi. Şikayet ettiklerim bana çok galiz, hakaret içeren mektuplar yazdı. ‘Sizi mi örnek alacağız, bizim kendi hocalarımız var,’ dediler. Gerçekten de öyle, ne denilebilir ki?
Yurtdışında düzenlenen bazı toplantıların konferans sekreteryalarına başvurdum. ‘Toplantıya kayıt yaptıran, ancak katılmayan, bildiri sunmayan kişileri katılım belgelerini sergilemeyin, başkalarının almasına, konferansa katılmamış kişilere vermelerine olanak sağlamayın’, uyarısında bulundum. Yalnızca teşekkür ettiler. Düzenlenen toplantıların önemli bir bölümü tecimsel, ticari özellikte, gelir kazanmaya yönelik. Hayali, var olmayan toplantılar; görünürde varlar, gerçekte yoklar.
Öyküler uzun, hayat kısa.







Lütfen Bekleyin.