Atatürk’ün İzinde Oteller–6: Rudolfshof’tan Carlsbad Plaza’ya, Karlsbad’da Bir Kür Ayı
Atatürk’ün İzinde Oteller–6: Rudolfshof’tan Carlsbad Plaza’ya, Karlsbad’da Bir Kür Ayı
Mustafa Kemal Paşa, 1918 yılının yazında Viyana’daki muayene ve tedavisinin ardından doktorunun tavsiyesiyle Karlsbad’a gitti. Bugün Çekya sınırları içinde Karlovy Vary adıyla bilinen şehir, o dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dünyaca tanınmış kaplıca merkezlerinden biriydi. Avrupa’nın aristokratları, devlet adamları, sanatçıları ve varlıklı konukları burada haftalar süren kür programlarına katılıyor; şifalı sulardan içiyor, banyo ve çamur tedavisi görüyor, kolonadlarda yürüyor, otellerin restoran ve salonlarında buluşuyordu.
Mustafa Kemal’in Karlsbad günleri hakkında en önemli kaynak, burada tuttuğu günlüklerdir. Bu defterler yalnızca sağlık durumunu ve uygulanan tedavileri değil, kaldığı yeri, yemek yediği restoranları, karşılaştığı insanları, okuduğu kitapları ve dil öğrenme çabasını da kaydeder. Böylece önümüzde yalnız bir kaplıca yolculuğu değil, bir insanın gündelik hayatıyla birlikte gözlemlenebildiği çok katmanlı bir şehir ve konaklama hikâyesi açılır.
Mustafa Kemal, 30 Haziran 1918’de Karlsbad’a ulaştığında kendisi için hazırlanan ikametgâha götürüldü. Günlüğünde burayı “adeta hususi bir evden ibaret” sözleriyle tanımlar. Rudolfshof adını taşıyan yapı, Grandhotel Pupp binalarının hemen yakınında ve büyük hamamın karşısındaydı. Doktor Vermer, burada Mustafa Kemal için bir salon, yatak odası, emir eri Şevki’ye ayrılan bir oda ve banyodan oluşan bölümü haftalığı 140 kron karşılığında kiralamıştı.
Mustafa Kemal ilk karşılaşmada bu sade ikametgâhtan memnun kalmadı. Yakınındaki Grandhotel Pupp ile Imperial’ın görkemi, hareketliliği ve gösterişli hayatı yanında Rudolfshof ona fazla basit görünmüştü. Doktor Vermer ise kendisine Karlsbad’a ciddi bir kür yapmak için mi, yoksa lüks ve gürültü içinde yorulmak için mi geldiğini sordu. Sakin ve rahat bir dairenin tedavi programına daha uygun olduğunu anlattı.
Mustafa Kemal kısa süre sonra kaldığı yeri kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemeye başladı. Salona bitişik küçük odayı büro olarak kullanmak üzere kiraladı; odaların ve eşyaların yerlerini değiştirdi, kendi bölümüyle evin diğer kısmı arasına perde yaptırdı. Şevki ile birlikte çalışanlara yardım ederek mekânı yeniden düzenledi ve sonunda burada kalmaya karar verdi. Bu ayrıntılar, onun kendisine sunulan şartları olduğu gibi kabul etmek yerine yaşadığı mekânı çalışma ve dinlenme alışkanlıklarına göre biçimlendirdiğini gösterir.

Rudolfshof’un bulunduğu yapı topluluğu günümüzde Carlsbad Plaza Medical Spa & Wellness Hotel bünyesinde işlevini sürdürüyor. Binanın giriş duvarındaki Atatürk plaketi, Mustafa Kemal’in Temmuz 1918’de burada bulunduğunu ve tedavi gördüğünü hatırlatıyor. Böylece bir zamanların sade kür ikametgâhı, bugünün büyük sağlık ve konaklama kompleksinin tarihsel hafızasına dönüşmüş durumda.
Bu yapı değişimi, “Atatürk’ün İzinde Oteller” çalışması bakımından özel bir anlam taşır. Mustafa Kemal bugünkü Carlsbad Plaza adlı otelde kalmadı; aynı yerde bulunan Rudolfshof adlı ikametgâhta kaldı. Ancak geçmişteki konaklama yapısının zaman içinde bir otele katılması ve kapısına bu tarihsel ilişkiyi anlatan bir plaket konulması, geçmişle bugünün bağını görünür kılar.
Karlsbad’daki hayat erken saatlerde başlıyordu. Mustafa Kemal sabahları farklı kaynaklardan belirli aralıklarla buraya has porselenden değişik formdaki kupa ile su içiyor, doktorun hazırladığı programa göre Kaiserbad’da çamur banyolarına ve diğer uygulamalara giriyordu. Tedavinin ardından Rudolfshof’a dönerek dinleniyor, kitap okuyor, notlarını yazıyor ve zaman zaman Almanca çalışıyordu. Günün ilerleyen saatlerinde yürüyüşe çıkıyor; restoranlara, konserlere ve tanıdıklarının bulunduğu otellere gidiyordu.
Bu günlük hayat içinde Grandhotel Pupp ile Hotel Imperial önemli yer tutmasına rağmen Mustafa Kemal bu iki otelde konaklamadı. Pupp ve Imperial, onun için yemek yediği, insanlarla buluştuğu ve şehrin sosyal hayatına katıldığı mekânlardı. Konaklama ile otelin restoran ve salonlarından yararlanma arasındaki bu ayrımı korumak gerekir.

Mustafa Kemal, Karlsbad’daki ilk sabah kahvaltısını Grandhotel Pupp’ın restoranında yaptı. Ancak savaş şartlarının etkisi burada da hissediliyordu. Günlüğüne göre tereyağı, ekmek, şeker ve süt bulunmuyordu. Kendisine şekersiz çay, iki yumurta ve bal getirildi. Emir eri Şevki’nin yolculuk sırasında cebine koyduğu küçük bir parça kuru ekmek, kahvaltının eksik kalan tarafını tamamladı. Bu küçük sahne, Avrupa’nın en görkemli kaplıca otellerinden birinin bile savaşın yarattığı yokluktan bütünüyle korunamadığını gösterir.
Aynı gün öğle yemeği için yeniden Restaurant Pupp’a gittiğinde bütün masaların dolu olduğunu gördü. İki kişilik boş bir masanın üzerinde rezerve edildiğini gösteren bir levha bulunuyordu. Başgarsona masanın ayrılmış olup olmadığını sorduğunda, masanın saat 13.30 için rezerve edildiği, ancak o saate kadar yemeğini tamamlayabileceği söylendi. Böylece Mustafa Kemal masaya oturdu ve yanında getirdiği ekmekle yemeğini yedi.

Yemek sonundaki kısa konuşma, sıradan görünen bir restoran hizmetinin nasıl müşteri bağlılığına dönüşebildiğini gösteriyordu. Başgarson ertesi gün hangi saatte geleceğini sordu ve kendisi için masa ayırmayı teklif etti. Mustafa Kemal sonraki günlerde Pupp’a yeniden gitti; burada yemek yedi ve konuklarını ağırladı. 21 Temmuz akşamı Kâzım Emin Bey ile eşini Pupp’ta yemeğe davet etmesi, başlangıçta yalnızca yer bulmaya çalışan bir ziyaretçinin zamanla restoranı kendi misafirlerini ağırlayacağı bir adres olarak benimsediğini gösterir. Kazım Emin Bey, sıradan bir Karlsbad ziyaretçisi değildi. Selanik’in tanınmış tütün tüccarlarından olan Kazım Emin Bey, İstanbul ve Anvers’e uzanan ticaret ağıyla şark tütününün Avrupa’ya taşınmasında önemli rol oynadı. Daha sonraki yıllarda Turkish-Macedonian Tobacco Company adının kısaltması olan Turmac’ın kurucusu olarak Avrupa tütün sanayisinde tanındı. Mustafa Kemal’in onu eşiyle birlikte Pupp’ta ağırlaması, Karlsbad günlerinde Selanik’ten gelen eski çevresiyle ve Avrupa’da faaliyet gösteren Osmanlı girişimcileriyle ilişkisini sürdürdüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Mustafa Kemal için sofra yalnızca yemek yenilen bir yer değildi; insanları tanıdığı, farklı düşünceleri dinlediği, ülkenin meselelerini tartıştığı ve kendi fikirlerini sınadığı bir düşünce ortamıydı. Cumhuriyet yıllarında Çankaya sofralarında belirginleşen bu alışkanlığın izlerini, daha 1918’de Karlsbad’da görmek mümkün: doktorlar, tüccarlar, diplomatlar ve farklı çevrelerden insanlarla görüşüyor; gözlemliyor, soruyor ve Avrupa ile Osmanlı dünyasını karşılaştırıyordu.
Otelde konaklamayan bir kişinin restoran ve salonlardan yararlanıp yararlanamayacağına ilişkin asıl tereddüdü ise Imperial’da yaşadı. Akşam yemeğinin ardından dört koltuklu bir masada tek başına otururken salonun giderek kalabalıklaştığını gördü. Otelin misafiri olmadığı hâlde dört kişilik bir yeri kullanmaya hakkı olup olmadığını kendi kendine sorguladı. Bir görevlinin gelip oturma hakkına sahip otel müşterilerinin ayakta kaldığını söylemesinden endişe etti; hatta kalkıp bir daha gelmemeyi düşündü.

Ertesi gün bu meseleyi Doktor Vermer’e sorduğunda Imperial’ın restoran ve salonlarının halka açık olduğunu öğrendi. Bu ayrıntı, dönemin büyük şehir ve kaplıca otellerinin yalnızca odalarında konaklayanlara hizmet vermediğini gösterir. Oteller restoranları, salonları, müzik programları ve buluşma alanlarıyla şehrin sosyal hayatına katılıyor; dışarıdan gelen müşterileri de ağırlıyordu.
Mustafa Kemal’in Karlsbad’daki otellerle ilişkisi bu nedenle oda ve yatak üzerinden değil, restoran, hizmet ve toplumsal karşılaşmalar üzerinden şekillendi. Pupp ve Imperial’da Osmanlı devlet adamları, askerler ve aileleriyle karşılaştı. Pupp’ın çevresinde bir akşam on bir Türk konuğun bir araya gelmesi, otel restoranının yalnız yemek yenilen bir yer değil, siyasal ve toplumsal meselelerin konuşulduğu bir buluşma mekânı olduğunu da gösteriyordu.
Karlsbad günlerinin bir başka önemli yönü Mustafa Kemal’in okuma ve dil öğrenme çabasıdır. Fransızcayı gençlik yıllarından beri öğrenmiş, Sofya’daki askerî ataşeliği sırasında diplomatik ve toplumsal ilişkilerinde kullanmıştı. Ancak bildiği bir dili yeterli görerek bırakmıyor; telaffuzunu sınamak, eksiklerini görmek ve kelime bilgisini geliştirmek istiyordu. Aynı zamanda Almancasını ilerletmeye çalışıyordu.
Karlsbad’da kendisine bulunan ilk Almanca öğretmeniyle yaptığı konuşma, onun dil öğrenme anlayışını açıkça ortaya koyar. Öğretmen gramer, okuma ve dikte üzerinden çalışmayı önerdiğinde Mustafa Kemal, yıllarca okulda gramer okuduğunu ve metin ezberlediğini, fakat buna rağmen Almanca konuşmayı öğrenemediğini söyledi. İstediği şeyin kuralları yeniden ezberlemek değil, dili gerçekten kullanabilmek olduğunu belirtti. Bu yaklaşım, günümüzde iletişime dayalı dil öğretimi olarak tanımlanan yönteme oldukça yakındır.
Almanca öğretmeni birkaç gün sonra onu İsviçreli ve görme engelli bir Fransızca öğretmeni olan Madam Heiniche ile tanıştırdı. Mustafa Kemal başlangıçta tereddütlüydü. Göremeyen bir öğretmenin okuduğu metni nasıl izleyeceğini, yazdıklarını nasıl düzelteceğini ve kendisine nasıl ders vereceğini sorguluyordu. Buna karşılık Madam Heiniche’nin güzel Fransızca ve Almanca konuşması, bilgisi ve Avrupa toplumları hakkındaki değerlendirmeleri dikkatini çekti. Haftalığı 100 kron karşılığında Fransızca dersleri için anlaştılar.
13 Temmuz 1918 günü Mustafa Kemal, ilk ders için Madam Heiniche’nin Haus York’taki dairesine gitti. Yanında Honoré de Balzac’ın La Peau de chagrin adlı romanını, Türkçedeki adıyla Tılsımlı Deri’yi götürmüştü. Amacı kitaptan birkaç sayfa okuyarak telaffuzunu düzelttirmek ve bilmediği kelimelerin anlamlarını öğrenmekti.
Madam Heiniche bir süre dinledikten sonra şu değerlendirmeyi yaptı:
“Beyefendi, düzelteceğiniz hiçbir şey yok. Fransızcayı güzel telaffuz ediyorsunuz ve bilmediğiniz kelimeler için de sözlüğe bakınız. Acaba sözlüğünüz var mı?”
Mustafa Kemal’in buna verdiği “Öyleyse Madam?” sorusu, dersten daha fazlasını beklediğini düşündürür. O yalnızca Fransızca konuşabildiğinin onaylanmasını değil, kendisini geliştirecek bir yöntem ve eleştiri arıyordu. Görüşme bir saatlik konuşmayla devam etti; ertesi gün yeniden buluşmak üzere ayrıldılar.
Bu dersle ilgili daha da önemli bir ayrıntı vardır: Mustafa Kemal, 13 ve 14 Temmuz tarihli günlüklerini bütünüyle Fransızca yazdı. Bu, Fransızcasının yalnız gündelik konuşmaları sürdürecek düzeyde olmadığını; yaşadıklarını, gözlemlerini ve düşüncelerini yazılı olarak da anlatabildiğini gösteren doğrudan bir belgedir.
Balzac’ın 1831’de yayımlanan Tılsımlı Deri romanını seçmesi de onun edebiyata duyduğu ilgiyi gösterir. Roman, sahibinin arzularını gerçekleştirdikçe küçülen ve onun yaşamından eksilten büyülü bir deri üzerinden istek, güç ve hayatın tükenişi arasındaki ilişkiyi anlatır. Ancak Mustafa Kemal’in bu kitabı seçmesinden hareketle daha sonraki siyasal düşüncelerine ilişkin kesin sonuçlar çıkarmak doğru olmaz. Burada güvenle söyleyebileceğimiz, Fransızcasını geliştirirken sıradan bir ders kitabı yerine önemli bir edebiyat eserini kullanmayı tercih ettiğidir.
Mustafa Kemal’in Karlsbad günleri yalnızca tedavi, dinlenme ve yemeklerden oluşmuyordu. O, sağlık sorunlarına ve savaşın yarattığı belirsizliklere rağmen zamanını okumak, yazmak, dil öğrenmek ve çevresindeki hayatı gözlemlemek için değerlendiriyordu. Sabahları şifalı su kaynaklarına ve banyolara gidiyor; gün içinde kitap okuyor, ders çalışıyor, yürüyüş yapıyor; akşamları restoran ve salonlarda farklı insanlarla buluşuyordu.

Bu hayat düzeni aynı zamanda Karlsbad’ın turizm modelini de açıklar. Dönemin uzun süreli kür konuklarının tamamı büyük otellerde kalmıyordu. Bazıları haftalar boyunca kiralanabilen ev, villa, pansiyon veya apartmanlarda konaklıyor; tedavilerini kaplıca yapılarında görüyor, yemek ve toplumsal hayat için şehrin büyük otellerinden yararlanıyordu. Konaklama, tedavi, yeme-içme, yürüyüş ve eğlence farklı yapılara dağılmış; bütün şehir birbirini tamamlayan büyük bir ağırlama sistemine dönüşmüştü.
Bu yapılardan bazıları günümüzde otel, restoran veya mağaza olarak kullanılmaya devam ediyor. İşlevleri değişmiş olsa da cepheleri, kapıları, merdivenleri ve duvarlarındaki plaketler geçmiş konukların izlerini taşıyor. Rudolfshof’un bulunduğu yapının bugün bir otel kompleksinin parçası olması ve Atatürk plaketini taşıması, bu dönüşümün en anlamlı örneklerinden biridir.

Mustafa Kemal Karlsbad’a gelecekte kuracağı Cumhuriyet’in lideri olarak değil, sağlığına kavuşmaya çalışan otuz yedi yaşındaki bir Osmanlı paşası olarak gelmişti. Bununla birlikte günlüklerinde karşılaştığımız insan; çevresini dikkatle gözlemleyen, hizmetteki ayrıntıları fark eden, okuyan, bildiği dili sınayan ve bilmediği dili öğrenmekte ısrar eden bir yolcudur. Karlsbad’ın değeri de yalnız şifalı sularında değil, onun bu insanî ve entelektüel yönünü görünür kılmasındadır.

Turizmcinin Görüşü:
Şehir otelleri ve belirli bir tarih, kültür ya da yaşam biçimi etrafında kimlik oluşturan temalı oteller yalnızca kendi odalarında konaklayan misafirlere hizmet veren kapalı yapılar olmamalıdır. Restoranları, kafeleri, barları, salonları ve etkinlikleriyle kentliye ve dışarıdan gelen ziyaretçiye de açık olmalıdır. Üstelik otelde konaklamayan konuğa sunulan hizmet, konaklayan misafire gösterilen özenden daha düşük olmamalıdır.
Mustafa Kemal’in Grandhotel Pupp restoranındaki deneyimi bunun 1918’den gelen dikkat çekici bir örneğidir. Başlangıçta yer bulamayacağından kuşku duyan bir ziyaretçi, başgarsonun çözüm üreten ve kendisini önemseyen yaklaşımı sayesinde restorana yeniden gelmiş, zamanla konuklarını da burada ağırlamıştır. Bir garsonun gösterdiği özen, dışarıdan gelen müşteriyi müdavime dönüştürmüştür. Bugün otellerin marka bağlılığı dediği şey bazen bir sadakat kartıyla değil, kapıdan giren herkese kendisini değerli hissettiren böyle küçük hizmet davranışlarıyla başlar.
Karlsbad örneği destinasyon yönetimi açısından başka bir gerçeği daha gösterir. Konuk bir yapıda kalabilir, başka bir yerde tedavi olabilir, bir otelin restoranında yemek yiyebilir, diğerinin salonunda insanlarla buluşabilir ve gününü şehrin yürüyüş yollarında geçirebilir. Bu durumda turizm deneyimini tek bir işletme değil, bütün şehir birlikte üretir. Şehirle bağ kuramayan otel yalnızca yatak satar; şehirliye ve dışarıdan gelen ziyaretçiye de yer açan otel ise bulunduğu destinasyonun yaşayan bir parçasına dönüşür.

Bir termal kentyolcusunu tedavi eder, ağırlar, düşündürür ve eğitir. Mustafa Kemal’in Karlsbad günleri bunun güçlü bir örneğidir: O, şifalı suların peşinde geldiği şehirden yalnızca tedavi görerek değil; okuyarak, yazarak, dilini geliştirerek ve Avrupa’nın toplumsal hayatını gözlemleyerek ayrılmıştır. Gelecekte Cumhuriyet Türkiye’sinde Bursa’da, Yalova’da sağlık turizmi için önemli yatırımlara neden olacak gözlemler yapmıştır.
Seyyah, gerçekten de yolda düşünen ve tazelenendir.







Lütfen Bekleyin.