Bileti Alan Yolculuğa Çıkar / 'Turistler Evine Dönsün, Ben Hariç': Gezmenin Ahlakı Üzerine
Hepimizin içindeki istisna
Barselona sokaklarından anlatılan bir çıkartma var, duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Şehrin her yanına yazılmış "Turist evine dön" sloganına alaycı bir cevaptı: "Turistler evine dönsün, ben hariç." Önce güldüm. Sonra o gülüşün içinde kendimi yakaladım.
Çünkü o cümle hepimizi anlatıyor. Kalabalıktan şikâyet ederiz ama kalabalığın bir parçasıyızdır. Kiralık dairelerin mahalleyi boşalttığını, yabancılaştırdığı için sık sık söyleriz, sonra bir sonraki şehirde kendimiz bir tane tutarız. Başkalarını "turist" diye küçümseriz, kendimizi ise hep o cümlenin sonundaki istisna sayarız. Neden?
Bu yazı bir suçlama değil. Ben de yola düşmeyi, başka bir sofraya oturmayı, bilmediğim bir dilde ilk kelimeyi söylemeyi hayatımın merkezine koymuş biriyim. Tam da bu yüzden sormak istiyorum: Gezmek hâlâ masum bir merak mı, yoksa artık bir bedeli olan, üzerine düşünülmesi gereken bir eylem mi?
Yerimize çakıldığımız o yıllar
2020 baharını hatırlayın. Bir sabah uyandık ve dünya kapılarını kapamıştı. Pasaport çekmecede, valiz dolabın üstünde, takvimdeki bütün çıkışlar birer birer iptal. Havaalanları sessizdi; uçuş panolarında yalnızca kırmızı satırlar vardı.
O günlerde çok şey öğrendik ama bence en önemlisi şuydu: Gezmek bir hak değil, bir ayrıcalık. Bir gecede elimizden alınabiliyor. Biz yıllarca dünyayı bir tık uzaklıkta sanmıştık. Bilet ucuzdu, vize kolaydı, telefon her kapıyı açıyordu. Bunların hiçbirinin doğal olmadığını, kırılgan bir yapay düzenin parçası olduğunu ancak kaybedince anladık.
Sonra kapılar aralandı. O dar aralıktan sıyrılıp ilk fırsatta yola çıkanlar oldu. Ve belki ilk kez gezmek bir ahlak sorusuna dönüştü. Boş bir lokantada oturup bahşiş bırakırken insan düşünüyordu: Burada çalışanları destekliyor muyum, yoksa onları riske mi atıyorum? İkisi birden de olabilirdi. O soru bence hiç kapanmadı; sadece salgın bitince sesini kıstık.
Tek tıkla dünya ve kolaylığın bedeli
Kapılar tamamen açıldığında olan oldu. Adına bariz bir şekilde "intikam gezisi" dediler: kaybedilen yılların acısını çıkarmak isteyen milyonlar aynı anda yollara döktü kendini. Havaalanları tıklım tıklım, oteller dolu, popüler sokaklar adım atılamaz hâlde.
Bunu mümkün kılan şey, son yirmi yılda kurulan muazzam bir kolaylık düzeni idi. Ucuz havayolları uçmayı herkese açtı. Fiyat karşılaştırma siteleri en ucuz bileti bir dakikada bulur oldu. Ev paylaşım uygulamaları otelin yerine birinin salonunu önümüze serdi. Harita ve ulaşım uygulamaları tanımadığımız şehirleri avucumuza sığdırdı. Çeviri uygulamaları ise dil bilmeden derdimizi anlatabildiğimiz bir dünya vaat etti.
Hepsi güzel. Ama her kolaylığın bir faturası var ve o faturayı çoğu zaman biz ödemiyoruz. Gittiğimiz yerin insanı ödüyor. Birkaç gece kalıp gittiğimiz daire, bir zamanlar bir ailenin eviydi. Bahşiş kavanozuna attığımız para, garsonun bu yılki kira artışını karşılamaya yetmiyor. Bizim için açılan dünya, orada yaşayan için biraz daralıyor.
Ben bu düzenin içinden konuşuyorum; tersini iddia etmek dürüst olmaz. Ama kolaylığı bir hak gibi tüketmekle, bir imkân olarak dikkatle kullanmak arasında fark olduğuna inanıyorum.
Dizüstü bilgisayarlı göçerler
Salgının bize bıraktığı bir başka miras, işin bir masaya bağlı olmaktan çıkması. Ekranın başında oturabildiğin her yer artık ofis oldu. Böylece yeni bir göçer kuşağı doğdu: sırtında çanta, kucağında dizüstü bilgisayar, bir şehirden ötekine birkaç aylığına tüneyip sonra kalkıp giden insanlar.
Göçebelik insanlık tarihinin en eski hâllerinden biri. Sürüsünün peşinde yaylaya çıkan, mevsimle birlikte yer değiştiren insanlar yüzyıllarca toplumun yarısıydı; tarihi onlar da yazdı. Yerleşik düzen onları zamanla "kuralsız, kültürsüz" diye yaftaladı. Bugünün dijital göçerleri de kendi yaftalarından kaçmak için yeni adlar buluyor: dünya vatandaşı, uzaktan çalışan, mekândan bağımsız profesyonel.
Ama isim değiştirmek meseleyi değiştirmiyor. İstanbul'da maaş alıp Lizbon'da kira ödemek ile Londra'da maaş alıp İstanbul'da kira ödemek aynı şey değil. Güçlü bir parayla zayıf bir paranın şehrine yerleşmenin bir adı var: coğrafi arbitraj yani ara kazanç. Kâğıt üstünde akıllıca bir hesap. Sokakta ise ev sahibinin kirayı neden ikiye katladığının cevabı.
Kendi şehrimde bunu gözümle görüyorum. Bazı mahallelerde kahvecinin menüsü İngilizceye döndü, fiyatlar başka bir para birimine göre ayarlandı, eski kiracılar birer birer uydu semtlere çekildi. Kimse kötü niyetli değil. Ama niyetin iyi olması, bıraktığın izi silmiyor.
"Ben turist değilim, gezginim"
Bu cümleyi kaç kez duydum, saymadım ama artık sıkıldım. Sosyal medyada Anthony Bourdain'e mal edilen bir sözün sayısız kopyası dolaşıyor: Turist olma, gezgin ol. Britanyalı G. K. Chesterto n (1874-1936) bundan neredeyse bir asır önce, “Gezgin gördüğünü görür; turist ise görmeye geldiği şeyi,” demişti. İlk bakışta nefis bir ayrım. Gezgin merak eder, turist teyit eder; biri dünyaya bakar, diğeri zihnindeki dünyanın peşinden gider. Ama cümlenin içinde küçük bir kibir de gizlidir. Çünkü kendimize “gezgin” demeye başladığımız anda, karşımıza küçümseyebileceğimiz bir “turist” yaratmış oluruz.
Turizm sosyologlarının dikkat çektiği bir nokta var: Bu ayrım çoğu zaman, tam olarak aynı şeyi yapan insanlardan kendini üstün görmenin kibar bir yolu. Aynı uçaktan indik, aynı sokakta yürüyoruz, aynı fotoğrafı çekiyoruz. Ben sırt çantası taşıyorum diye, o tekerlekli valiz çekiyor diye aramızdaki fark ahlaki bir fark mı olur?
Üstelik "gezgin"in de kendi kontrol listesi var. Herkesin gittiği müzeden kaçıyoruz ama bu kez bir ünlünün gittiği lokantanın peşine düşüyoruz. Rehber kitabı bırakıp bir televizyon programının listesine kucaklıyoruz. Sonra kapıdan girdiğimizde masaların aynı listeyle gelmiş başka gezginlerle dolu olduğunu görüyoruz. Kalabalıktan kaçarken yeni bir kalabalık yaratmışız.
Bir de o çok sevdiğimiz cümle var: "Burası henüz keşfedilmemiş." Kim tarafından? Orada doğup büyüyen, ekmeğini orada kazanan insanlar o yeri gayet iyi biliyor. "Keşfedilmemiş" demek, aslında "henüz benim gibiler gelmemiş" demek. Ve biz geldiğimiz anda o cümle geçerliliğini yitiriyor.
İkram mı, hizmet mi?
Gezmenin en ince sorusu bence şu: Bir yerde ağırlandığımızda gerçekten misafir miyiz, yoksa parası ödenmiş bir deneyimin müşterisi mi?
Amazon'da bazı topluluklar, kasava (manyok) köklerini çiğneyip mayalandırarak hafif alkollü bir içki yapar. Hem kutsal törenlerde içilir hem de eve gelen misafire ikram edilir. Şimdi şunu düşünün: Bir gezgin rehberine "Bunu tadabilir miyim?" diye soruyor. Rehber onu bir evin kapısına götürüyor. İçeride, içkiyi hazırlayan genç kadın köşede duruyor ve gözlerini kaçırıyor. Utangaçlık mı, rahatsızlık mı, bilinmez. Davet edilmemiş bir eve girip birinin emeğini, hatta bedeninden bir parçayı, onun rızasını sormadan içmek nasıl bir şey? O ikram gerçekten bir ikram mı, yoksa müşteri memnun olsun, bahşiş artsın diye sahnelenmiş bir an mı?
Bu soru beni hem gezgin hem de bir grubu bir köye, bir sofraya, bir törene götüren biri olarak doğrudan ilgilendiriyor. Bir yolculuğu kurgulayan kişinin elinde büyük bir güç var. Misafirliği mi aracılık ediyoruz, yoksa misafirliği bir ürüne mi dönüştürüyoruz? Aradaki çizgi incecik.
Aynı şey kayıt için de geçerli. Yıllardır yolculuklarımda yerel müziği kaydediyorum. Öğrendiğim ilk ve en önemli ders şu: Önce dinle, sonra sor, en son kaydet. Mikrofonu çıkarmadan önce o sesin kime ait olduğunu, nerede ve ne zaman çalındığını, dışarıya taşınmasının bir sakıncası olup olmadığını öğrenmek gerekiyor. Bazı ezgiler bir düğün için, bazıları bir yas için, bazıları yalnızca o topluluğun kendi kulağı için var. Her güzel sesi kaydetme hakkımız yok.
Kentler kimin için?
Turizmin kurtuluş diye görüldüğü yerlerde, artık boğucu bir yük olduğu konuşuluyor. Ev paylaşımı vaat eden uygulamalar, insanları evlerinden etmekle suçlanıyor. "Yıkıcı yenilik" diye pazarlanan teknolojinin kelimenin tam anlamıyla yıkıcı olduğu görülüyor.
Barselona'da sokaklara "Turist evine dön" yazıları çıktı, mahalle sakinleri su tabancalarıyla kalabalığın üzerine yürüdü. Venedik, günübirlikçilerden giriş ücreti almaya başladı. Kyoto'nun Gion sokaklarında, geyşaların yolunu kesen fotoğraf meraklıları yüzünden bazı ara sokaklar ziyaretçiye kapatıldı. Bunlar uzak örnekler değil. Balat'ın renkli evlerinin önünde kuyruk olan fotoğraf sırasını, Kuzguncuk’taki nefis evlerin önünde düğün fotoğraf çekimi silsilesi, Galata'da bir zamanlar zanaatkârların olduğu dükkânların kafeye dönüşünü, Kadıköy'de kiraların kimin cebine göre belirlendiğini hepimiz görüyoruz.
Şehirlerinin bir lunaparka döndüğünden yakınan insanlara hak vermemek mümkün değil. Bir mahalle, içinde yaşayanların ihtiyacına göre değil de ziyaretçinin beklentisine göre şekillenmeye başladığında ruhunu kaybediyor. Bakkal gidiyor, hediyelik eşya dükkânı geliyor. Komşu gidiyor, valiz tekerleği sesi geliyor.
Ama işin öbür yüzü de var. Turizm pek çok yere refah taşıyor; bir köyün gençlerini köyünde tutuyor, unutulmak üzere olan bir zanaatı yaşatıyor, bir müzisyene sahne açıyor. Sorun gezmek değil. Sorun, sayıların ve kâr hırsının, o yeri yaşanılır kılan dengeyi ezip geçmesi.
İki gelecek arasında
Önümüzdeki yıllarda gezinin iki farklı geleceği arasında bir çekişme göreceğiz. Birinde uçan taksiler, kendi kendine yürüyen valizler, gözlükten canlı yayın yapan gezginler var. Diğerinde ise kaynakları tükenmiş, kalabalığı kaldıramayan, kendi sakinlerine yabancılaşmış şehirler.
Teknoloji iki tarafa da hizmet edebilir. Kyoto'da yerel yönetimin akıllı sistemlerle kalabalığı yönlendirmeye, ziyaretçilere saygının kurallarını öğretmeye çalışması umut verici bir örnek. Teknoloji tek başına kötü değil; onu nasıl kullandığımız belirleyici.
Bence asıl sarsıcı değişiklik, canlı çeviri cihazlarıyla gelecek. Bugüne kadar gittiğimiz yerlerde konuşabildiğimiz insanlar büyük ölçüde rehberler, otel çalışanları, ev sahipleriydi. Yani bizimle konuşmaktan para kazananlar. Yakında sokaktaki herkesle, kahvedeki ihtiyarla, pazardaki kadınla doğrudan konuşabileceğiz. Ve belki de ilk kez, bizim hakkımızda gerçekte ne düşündüklerini duyacağız.
O an rahatsız edici olabilir. Kimse bizi o uyanışa hazırlamadı. Ama belki de tam ihtiyacımız olan şey bu: aracısız bir aynaya bakmak.
Bileti alan yolculuğa çıkar
Hunter S. Thompson'ın çok sevdiğim bir sözü var: Bileti al, yolculuğa çık. Yolculuk bazen beklediğinden ağır gelirse de bunu zorunlu bir bilinç genişlemesi say. Gezmenin bütün ahlaki ikilemleri bence tam olarak bu: Bileti alan herkes, o yolculuğun ağırlığını da taşımayı kabul etmiş demektir.
Ben yola çıkmaktan vazgeçmeyeceğim. Kimseye de vazgeçin demeyeceğim. Ama kendime birkaç söz verdim ve bunları paylaşmak istiyorum:
- Gitmeden önce oku. Gittiğin yerin tarihini, derdini, bugününü bil.
- Varınca konuşmadan önce dinle. Merakını bir hak gibi değil, bir rica gibi taşı.
- Paranı yerelde harca: yerelin lokantasında ye, yerelin rehberiyle yürü, bir mahalleyi boşaltan kiralık daire yerine yerel bir pansiyonda kal.
- Fotoğraf çekmeden, kayıt yapmadan önce izin iste. Hayır cevabını da bir cevap olarak kabul et.
- Kalabalığın zirvesinden kaç. Aynı yere başka bir mevsimde, başka bir saatte gitmek hem senin hem orada yaşayanın nefesini açar.
- Ayrılırken arkanda ne bıraktığını düşün. Hiç iz bırakmadan gezmek mümkün değil; ama hangi izi bırakacağını seçebilirsin.
Turistler evine dönsün demeyeceğim. Çünkü o turist benim ekmek param ve çoğu zaman benim. Ama gittiğim her yerde biraz daha dikkatli, biraz daha alçakgönüllü, biraz daha meraklı olmayı öğrenebilirim. Dünya bir sahne değil. Birilerinin evi. Biz de o evin, kapısı çalınarak içeri alınmış misafirleriyiz.







Lütfen Bekleyin.