• 21 Ekim 2026 19:20
  • 0
  • 11 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Geleceğin Gezgini Uçan Taksiye Değil, Mahalleye Bakacak

Bu yazıyı dinleyin
Zekeriya S. Şen 21 Ekim 2026 Geleceğin Gezgini Uçan Taksiye Değil, Mahalleye Bakacak

Şişhane metrosunun çıkışında, Galata Kulesi’ne inen yokuşun bir köşesinde iri, kımıltısız bir köpek yatar. Adı Boulder yani Kaya. Kendi köşesi haline getirdiği gölgelik bir kaldırım parçasında her gün aynı yerde kıvrılıp yatıyor, ara sıra sırtüstü dönüp gerindiğinde yoldan geçenleri durduruyor. Bu sakinlik ona beklenmedik bir unvan kazandırdı: Boulder bir dönem Google Haritalar’da en yüksek puanlı turistik noktalardan biri olarak listeleniyordu. Yorumlara bakılırsa onunla karşılaşmayı manevi bir deneyim, hatta hayatını değiştiren bir an olarak anlatan ziyaretçiler bile var. Şaka yapmıyorum hemen google’a sarılabilirsiniz. İş o kadar ilerledi ki şehrin müze kartı satan şirketlerinden biri, Galata Kulesi ile bir illüzyon müzesi arasındaki yürüyüşte Boulder’ı aramayı ziyaretçilerine “kaçırılmayacak” bir ek deneyim olarak öneriyor, ama uykusunu bölmemeleri, fazla dokunmamaları ricasıyla. 

Boulder’ı ilk kez bir Türk yazarından veya İstanbul’da yaşan birisinden değil, Daniel Maurer’ın The Future of Travel kitabından okudum. Maurer, Osaka’daki Expo 2025'te Kawasaki’nin dört ayaklı, hidrojenle çalışan robot aslanı Corleo’yu anlatırken onu hatırlıyor. Tanıtım videosunda kayalıklarda sıçrayan makine, fuar alanında birkaç dakikalık geri sayımdan sonra hafifçe gerinip yeniden uykuya dalmış. Tıpkı Boulder gibi.

Bu sahne bana geleceğin seyahatine dair söylenenlerin büyük kısmını özetliyor gibi geldi. Vitrinde sıçrayan bir gelecek, sahada esneyen bir gerçeklik.

Geleceğin seyahatini anlamak için belki de teknoloji fuarlarına değil, bir mahallenin gündelik hayatına bakmak gerekiyor. Çünkü bir yerin geleceği, oraya gelenlerin ne kadar hızlı ulaştığından çok, geldiklerinde orada yaşayanlara ne kadar yer bıraktıklarıyla ilgili.

Ziyaret ettiğim geniş kitle fuarlarında da hep şunu düşünür oldum: gözlemlerim bir yandan büyüleyici, bir yandan düşündürücü. İspanya on milyonlarca Euroluk pavyonunun bir salonunda yenilenebilir enerjiyi, diğerinde sangria, kastanyet ve paella’yı, yani Franco döneminden beri ülkenin dünyaya sattığı “pandereta” imajını sergiliyor. Tayvan pavyonu bileğinizdeki akıllı bantla nabzınızı okuyup size gezi programı öneriyor. Uçan taksi şirketleri havalimanına yedi dakikalık uçuşların yakında “normal insanların” bütçesine gireceğini anlatıyor. Bir başka firma, evinizin önüne gelen kabinin sizi trene, gemiye ya da uçağa olduğu gibi yerleştireceği bir dünya tasarlıyor. Daha birkaç gün önce Tesla, SpaceX teknolojisinden yararlanan yeni Roadster modelinin kısa süreli havalanabildiğini gösterdi. Henüz gündelik ulaşımın parçası olmaktan çok uzak olsa da geleceğin ulaşımına dair vaatlerin ne kadar iddialı hâle geldiğini gösteren çarpıcı bir sahneydi.

Bu teknolojilerin bir kısmı hayatımıza girecek, buna şüphem yok. Ama bende asıl iz bırakan unsur, New Yorker yazarı Kyle Chayka’nın “AirSpace” dediği kavramdı. Uygulamaların ve dijital platformların yarattığı, her yerin birbirine benzediği, sürtünmesiz bir coğrafya. Havalimanından trene, trenden alışveriş merkezine sokağa hiç çıkmadan geçebildiğiniz bir seyahat.

Ben bu sürtünmeyi seviyorum. Teknolojiye karşı değilim. Aksine, bir gezginin işini kolaylaştıran, engelleri kaldıran, erişilebilirliği artıran her yeniliği önemsiyorum. Ama kolaylıkla anlamı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bir yere daha hızlı ulaşmak, o yeri daha iyi tanımak demek değil. Yapay zekâ bize hangi sokağa gideceğimizi söyleyebilir; o sokakta kimin hayatına dokunduğumuzu, kimin gündelik düzenini değiştirdiğimizi ise hâlâ bizim düşünmemiz gerekiyor. 

Bir gezide bende kalan şey hiçbir zaman pasaport kontrolünden kaç saatte geçtiğim olmadı. Kalan şey, yolunu sorduğum adam, beklemediğim bir sofraya davet, yolda yürürken bir dükkandanyükselen o ritim, bir istasyonda uzayan sohbet oldu. Onu ortadan kaldıran teknoloji seyahati değil, yalnızca yer değiştirmeyi kolaylaştırıyor aslında.

Algoritma ise sürtünmeyi kaldırmakla kalmıyor, sokağın kendisini vitrine dönüştürüyor. Boulder’dan birkaç yüz metre aşağıda, Karaköy sahilinde bunun en çarpıcı örneğini izliyoruz. Yirmi beş yaşındaki Alper Temel, sahilde seyyar tezgâhında mısır ve kestane satarken bir Rus turistin kamerasına takıldı; video TikTok’ta yayılınca “Yakışıklı Mısırcı” lakabıyla dünya çapında tanınan bir fenomene dönüştü. Rusya, İspanya ve Romanya başta olmak üzere pek çok ülkeden turist sırf onu görmek için Karaköy’e akın etmeye başladı. Rusya’da adına “mısırcı turu” düzenlendiği, tezgâhın önünde fotoğraf kuyruklarının oluştuğu, bazı rehberlerin Karaköy rotasına “mısırcı durağı” eklediğini hayretle takip ediyorum.

Bir an durup düşünelim. İstanbul’un binlerce yıllık mirası arasında, gezginin rotasını belirleyen artık bir sokak köpeği ile bir mısır tezgâhı olabiliyor. Bunda kötü bir şey yok; ikisi de bu şehrin gerçek hayatından, sahici parçaları. Sorun, sahiciliğin bir kez keşfedildiği anda gösteriye dönüşmesi. Boulder yine uyuyor ama artık seyirci önünde uyuyor. Alper Temel yine mısır satıyor ama artık bir sahnede satıyor.

Bu sahnenin sınırları da görünür oluyor. Tezgâhına gelip kendisiyle video çeken bir Rus kadın onu öpmeye yeltendiğinde, Temel refleksle başını geri çekip “No, no, no” diyerek hamleyi geri çevirdi; görüntüler yine gündem oldu. Kimilerinin gülerek izlediği bu anda ben başka bir şey gördüm. Turistin yerel insana bir dekor gibi davranmaya başladığı yerde, o insanın kibar ama net bir “hayır” demesi. Barselona’nın su tabancaları da aslında aynı cümleyi kuruyor, yalnızca daha yüksek sesle.

Maurer’ın kitabının ikinci yarısı bu öfkenin haritasını çıkarıyor. Barselona’da sakinler Sagrada Familia önünde turist otobüslerini su tabancalarıyla ıslatıyor. Porto’da bir duvara asılmış iki çinide yerel halkın açgözlü soylulaştırmaya hizmetkâr olmayı reddettiği yazıyor. Madrid’de mahkeme on binlerce kayıt dışı kısa dönem kiralık evin kaldırılmasına hükmediyor. “Turizm küçülmesi” savunan aktivistler kısa çalışma saatlerinden yıllık uçuş sınırlarına kadar uzanan önerilerle toplanıyor.

Maurer bu tablonun ortasında kendini de sorguluyor. “Turist kalabalığından uzak” bir mahallede tuttuğu evin anahtarını, New York’taki ünlü şarküteriden adını alan bir restorandan teslim alıyor. Otantiklik arayışının kendisinin de bir sorun olabileceğini fark ettiği an bence kitabın en dürüst anı.

Bunu okurken aklıma Sultanahmet geldi, Kapadokya’nın sabah gökyüzü geldi, Kuzguncuk’ta fotoğraf çektirmek için sıraya giren kalabalık geldi. Şimdi listeye Şişhane’nin köşesini ve Karaköy’ün tezgâhını da ekliyorum. Barselona’nın yaşadığı bize uzak değil. Hatta bazı semtlerimizde çoktan yaşanıyor; sadece bizde henüz su tabancası çıkmadı. Muhtemelen de hiç çıkmayacak…

Geçen gün üst üste sosyal medya akışımda bir fenomen Arnavutluk’u öneriyor: kitlesel turizm istila etmeden önce gidip görmeye değer bir yer. Akış Türkmenistan’ı, Özbekistan’ı, Azerbaycan’ı sonsuzluk havuzları ve deve gezileriyle doldurmaya başlıyor.

Bu cümlenin içindeki çelişkiyi görmemek mümkün değil. “Bozulmadan önce gidin” veya “değişmeden” demek, bozulmanın ilk adımını atmaya davet etmektir. Bugünün “keşfedilmemiş” yeri yarının Barselona’sı olur; bugünün sakin köşesi yarının Google’da puanlanan durağı. Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Balkanları severek dolaşan biri olarak bu soruyu kendime de soruyorum: Bir yeri anlatırken onu korumaya mı katkı veriyoruz, yoksa tüketilmesini mi hızlandırıyoruz?

Bazı güzergahlar ise turizmin yarattığı baskıya yalnızca yasaklarla değil, ziyaretçinin davranışlarını değiştirmeye çalışarak yanıt veriyor.

Kyoto, popüler ziyaret noktaları için konum verilerinden yararlanan, gün ve saat bazında kalabalık tahminleri sunuyor. Böylece ziyaretçiler, aynı yerleri daha sakin zamanlarda görmeyi tercih edebiliyor.

Kopenhag'ın CopenPay programı daha da ilginç. Bisiklete binen, trenle gelen, çevre temizliğine katılan veya daha uzun konaklamayı tercih eden ziyaretçiler, anlaşmalı işletmelerden ücretsiz kahve, müze indirimi ve çeşitli yerel deneyimler kazanabiliyor. Yani şehir, yalnızca ziyaretçiden para kazanmakla ilgilenmiyor; ziyaretçinin şehre nasıl davrandığını da önemsiyor.

Hawaii'de Mālama Hawaiʻi girişimi, ziyaretçileri ağaçlandırma, sahil temizliği ve kültürel koruma çalışmalarına davet ediyor. Programa katılan bazı oteller, belirli gönüllülük faaliyetlerini tamamlayan misafirlerine indirim veya ücretsiz konaklama gecesi sunuyor.

Faroe Adaları'nın Closed for Maintenance, Open for Voluntourism girişimi ise turizmin yönünü tersine çeviren bir başka örnek. Belirli dönemlerde seçilen gönüllüler, adaların doğal alanlarını korumak ve yürüyüş yollarını onarmak için yerel halkla birlikte çalışıyor.

Bu örneklerin ortak noktası şu: Ziyaretçiye yalnızca neyi görebileceğini değil, bulunduğu yere ne katabileceğini de soruyorlar.

Belki de geleceğin seyahatinde asıl yenilik burada saklı. Bir yeri yalnızca tüketilecek bir manzara olarak görmekten vazgeçip, oranın geleceğine küçük de olsa katkıda bulunabilmekte.

Rahmetli Anthony Bourdain’in meşhur bir sözü vardır: “Hareket et. Gidebildiğin kadar uzağa, gidebildiğin kadar çok.” Ben de yıllarca bu çağrının peşinden gittim. Uzağa gitmenin, daha fazla yer görmenin, yeni coğrafyalarla tanışmanın heyecanını yaşadım. Bugünse o cümleye küçük ama önemli bir ek yapmak istiyorum: Mesele yalnızca ne kadar uzağa gittiğimiz değil, gittiğimiz yerde nasıl davrandığımız.

Ben bunu biraz daha açmak isterim. Düşünerek gitmek, nereye gittiğinizi değil, nasıl gittiğinizi sorgulamaktır. Mevsim dışında gitmek, kalabalığın değil yerelin saatine uymak, uçak yerine mümkünse treni, gemiyi seçmek, yerel rehberle, yerel lokantayla, yerel ustayla temas kurmak. Telefonu kaldırmadan önce karşınızdakinin bir dekor değil, bir insan olduğunu hatırlamak. Çünkü mesele iz bırakmamak değil, nasıl bir iz bıraktığımız. Bir yeri tüketip gitmekle, orada karşılıklı bir değer yaratmak arasında büyük bir fark var.

Booking.com'un 2025 araştırmasına göre gezginlerin yüzde 93'ü daha sürdürülebilir seyahat tercihleri yapmak istediğini ve bu yönde en azından bazı adımlar attığını söylüyor. On yıl önce sürdürülebilir seyahat ettiğini düşünenlerin oranı yüzde 42'ydi. Soruların kapsamı farklı olsa da değişen farkındalık dikkat çekici. Asıl mesele, bu farkındalığın davranışlara ne ölçüde yansıdığı.

Uçan taksiler gelecek. Robot aslanlar belki bir gün gerçekten kayalıklarda sıçrayacak. Yapay zekâ, dünyanın herhangi bir köşesinde neyi, ne zaman, hangi sırayla görmemiz gerektiğini saniyeler içinde söyleyecek.

Ama hiçbir teknoloji, bir mahalleye misafir olmanın inceliğini bizim yerimize öğrenemeyecek.

Boulder muhtemelen hâlâ Şişhane'deki köşesinde uyuyordur. Ona ihtiyacı olan şey, yeni bir beş yıldızlı yorum değil; uykusunu bölmeden yanından geçen insanlar. Karaköy'deki mısırcının da yeni bir viral videodan önce, kendisine saygıyla yaklaşan müşterilere ihtiyacı var.

Belki de geleceğin gezgini, daha fazla yer gören değil, gittiği yerde kendisine daha az yer isteyen insan olacak.

Çünkü bir mahallenin bize sunabileceği en büyük ayrıcalık, bizi ağırlamak için kendi hayatına ara vermek zorunda kalmamasıdır.

 

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz