Pink Floyd Dinliyordu
Bir süre önce mesleki bir sosyal medya platformunda yöneticilere yöneltilmiş bir soruya rastladım.
Bir personelinizin ilerlemesi, terfi etmesi, önünün açılması, desteklenmesi; kısacası kariyer planlaması konusunda karar vermenizi etkileyen en önemli unsur neydi?
Yorumlar oldukça ilginçti.
Kimi son derece formal, kimi iddialı, kimi zekice ve stratejik cevaplar vermişti. Performans, yetkinlik, eğitim, disiplin, liderlik potansiyeli, iletişim becerileri, kuruma bağlılık gibi pek çok gösterge sıralanıyordu. Bazı cevaplar ise daha duygusal verilere dayanıyordu.
Benim cevabım çok daha kısaydı:
“Pink Floyd dinliyordu.”
Beklediğimden fazla ilgi gördü.
Bazıları ne demek istediğimi anlayamamış, “Nasıl yani?” diye sormuştu. Bir katılımcı ise doğrudan telefonla aradı:
“Yorumunuz çok hoşuma gitti. Ve sizi çok iyi anlıyorum.”
Aslında bu iki kelimelik cevabın oldukça uzun bir hikâyesi vardı.
Marketten Gelen İlk İşaret
O yıllarda otel muhasebesinde çalışıyordum. Hazırlanan raporlardan işletme ve yönetim sisteminin zihnimde bir haritasını çıkarmaya çalışıyordum. Ama hedefim muhasebede kalmak değildi. Bu bölümü hakkıyla tamamladıktan sonra operasyonun ön cephelerinde, misafirle doğrudan temas kurabileceğim departmanlarda görev almak ve zamanla üst yönetime doğru ilerlemek istiyordum.
Bu yolculukta yalnızca kendi geleceğimi düşünmüyordum. İleride birlikte çalışabileceğim ekip arkadaşlarını da şimdiden fark etmek, gerektiğinde ve yetkilerim ölçüsünde onların gelişimine katkıda bulunmak istiyordum.
Yoğun rapor mesailerinden bunaldığım zamanlarda küçük kaçış noktam alt kattaki otel marketiydi. Bir şeyler atıştırır, yabancı dergilere göz atardım.
O yıllarda otel marketleri henüz bugünkü gibi çoğunlukla kiraya verilen ticari alanlar değildi. Bizim marketimiz muhasebeye bağlı bir hizmet birimiydi.
Marketten çok genç bir personel sorumluydu.
Kısa market ziyaretlerimde veya akşam marketi kapatıp kasa ile Z raporunu muhasebeye teslim etmeye geldiğinde karşılaşırdık.
Bir gün yabancı dergileri tedarik eden firmanın yetkilisi hesap mutabakatı için muhasebeye geldi. İşlemler bittikten sonra bize dönüp:
“Aşağıdaki çocuğa dikkat edin.”
deyince önce tatsız bir durum olduğunu düşündük.
Devamı ise tam tersiydi.
Pahalı yabancı dergileri konsinye bıraktığını, her hafta satılmayanları geri aldığını anlattı. Diğer otellerde ciddi kayıplar yaşanırken bizim marketteki genç tek kuruş şaşırmıyordu. Son derece titizdi.
İlk önemli veri buydu.
İlginç olan, benim market ziyaretlerimde hiç de böyle bir “örnek personel” görüntüsü vermemesiydi.
On iki saate varan mesaisini geçirdiği markette onu çoğu zaman aynı sandalyeye yaslanmış, gözleri kapalı, kulağında kulaklıkla adeta trans halinde bulurdum. Beni görünce biraz toparlanır, kulaklığını çıkarır, hatırımı sorar ve yeni gelen atıştırmalıkları överdi.
Bir gün merak ettim:
“Ne dinliyorsun sen?”
“Pink Floyd abi. The Wall albümü.”
“Hmmm… Güzel. Ama ağırdır Pink Floyd. Olağanüstü bir müzik olduğu kadar derin anlamlar da vardır. Seviyor musun? Sözlerini anlıyor musun?”
Cevabı ilgimi çekti.
“Aslında çok anlamıyorum ama farkındayım, çok derin şeylerden bahsediyor. İngilizcem o kadarına yetmiyor.”
Bilmediğini saklamıyordu. Ama anlamadığının ardında keşfedilecek bir şeyler bulunduğunun da farkındaydı.
“Bu albümün şarkı sözlerini ve iyi bir çevirisini bulmak lazım. Çünkü sözler çok önemli. Ben bir bakayım, belki bulurum.”
Bir Kitap, Bir Kaset ve Birkaç Kapı
İlk Ankara ziyaretimde efsanevi Dost Kitabevi'ne uğradım.
İlgili bölümde tam aradığım kitap duruyordu: The Wall albümünün şarkı sözleri ve Türkçe çevirileri.
Kitabı kendisine verdiğimdeki heyecanını hâlâ hatırlıyorum.
Sonraki market ziyaretlerimde manzara biraz değişmişti. Yine kulağında kulaklık vardı ama bu kez kitabın içine düşmüş, şarkıları dinlerken sözleri takip ediyor, hafiften mırıldanıyordu.
Bir süre sonra:
“Abi, burada her şey var. Tarih, savaş, eğitim, insan, aşk, ihanet, siyaset, dostluk, şöhret… Bu bir hazine gibi.”
dedi.
“Aslında biliyor musun, bunun filmi de var.”
O yıllardan söz ediyoruz. İnternet yok. DVD, VCD yok. Birkaç tuşa basıp istediğiniz filmi sipariş edebileceğiniz platformlar hiç yok. Video ve VHS kaset dönemi.
“Ben filmi yıllar önce sinemada izlemiştim. Belki video kaseti vardır ama buralarda bulmamız çok zor. Diyaloğun olan Alman misafirlerden birine rica et. Gönderir veya bir sonraki gelişinde getirir.”
“Tamam. Konuştuğum Alman misafirler var, onlara soracağım.”
Aylar geçti.
Bir gün plajda yürürken çok uzaklardan bana doğru koştuğunu gördüm. Elinde bir şey tutuyor, büyük bir coşkuyla bana gösteriyordu.
Kaset gelmişti.
Şimdi başka bir sorun vardı: Video oynatıcı.
Bir dostumun evinde vardı. Rica ettim, cihazı otele getirdim. Gece televizyon odasına kurdum ve onu çağırdım.
“Gel. Kapıyı kilitle, ışığı söndür, ekranın tam karşısına otur. Ara vermeden, dikkatle izle.”
Film bittikten sonra düzeneği toplamak için odaya gittim.
Hâlâ oturuyordu.
“Abi… Bu, dinlerken hayal ettiğimden bile etkiliydi. İlk fırsatta tekrar izleyeceğim. Aradığım her şeyi, tüm sorularımın cevaplarını buldum.”
Müzikal ve sanatsal paylaşımlarımız daha sonra da devam etti.
Ama otel de değişiyordu.
“Öğrenirim”
Yarım pansiyon konseptinin hâkim olduğu, ekstraların işletmeler açısından büyük önem taşıdığı, 12 ay açık otellerin büyüyerek gruplara dönüşmeye başladığı yıllardı. İşten ayrılanlar oluyor, yeni sistemler kuruluyor, sektör hızla değişiyordu.
Bir gün ona sordum:
“Bilgisayardan anlıyor musun?”
“Tabii. İlk işim bilgisayarcıdaydı.”
“Yok, onu demiyorum. Program kullanabilir misin?”
“Öğrenirim.”
Belki de bütün hikâyenin en önemli kelimelerinden biri buydu:
Öğrenirim.
“Akşamları muhasebeye gel. Kullandığımız programa bakalım. Cost control'de yakında bir ihtiyaç oluşabilir. Biraz detaylı bir bölüm. Ciddi takip ve titizlik ister. Bir bak bakalım.”
Geldi. İnceledi.
Kendisi için açtığım demo versiyonda pratik yaptı.
İlk ay cost raporu masamın üzerindeydi.
Bir yıl boyunca cost raporlarını hiç aksatmadan hazırladı. Üstelik zaman içinde geliştirdi.
Bu sırada ben otelin önbüro departmanına geçmiştim. Sektör yine değişiyordu. Her şey dahil sistem gündemdeydi. Cost control eski önemini kaybetmeye başlarken işletme üç otelden oluşan bir gruba dönüşmüş; satın alma, satış-pazarlama ve muhasebe gibi departmanlar merkez otelde toplanmaya başlamıştı.
Bir gün yine sordum:
“Yabancı dilin ne durumda?”
“İngilizcem iyiydi. Markette de Almancamı geliştirmeye çalışmıştım.”
“O zaman seni artık resepsiyona alalım.”
Aldık.
Üç yıl önbüro deneyimi kazandı.
Bu dönemin ardından bana önce grubun İnsan Kaynakları sorumluluğu, aynı zamanda bulunduğum otelin İşletme Müdürlüğü verildi.
En büyük şanslarımızdan biri de bu dönemde yaşandı. Daha sonra bize mesleğin pek çok değerini öğretecek, vizyonu ve desteğiyle bölgede çok özgün deneyimler yaşamamızı sağlayacak bir Genel Koordinatör göreve başladı.
Ben de artık genç çalışma arkadaşımıza başka bir gözle bakıyordum.
Muhasebeyi biliyordu.
Cost control biliyordu.
Önbüroyu biliyordu.
Otelin bilgisayar sistemini tanıyordu.
İki yabancı dili akıcı kullanıyordu.
Ve nihayet yirmili yaşlarını geçmişti.
Artık rahatlıkla söyleyebilirdim:
“Yardımcımsın.”
Sonraki yıllarda onlarca projeye birlikte imza attık.
Pink Floyd Kriteri
Bugün o genç, tam 19 yıldır bir otelin Genel Müdürü.
İngilizce ve Almancasının yanına Rusçayı da ekledi. Yönettiği otel ise bölgede kalite, huzur ve istikrarın nadir örneklerinden biri olmayı sürdürüyor.
Şimdi baştaki soruya yeniden dönelim.
Bir çalışanın kariyer planlamasına karar verirken sizi en çok etkileyen unsur nedir?
Elbette benim cevabım gerçekten “Pink Floyd dinlemek” değildi.
Pink Floyd bir kriter değildi.
Bir işaretti.
Çünkü ben o gençte zaman içinde başka şeyler görmüştüm.
Önce güvenilirliğini başkasından duydum. Konsinye bırakılan pahalı ürünlerde tek kuruş şaşmıyordu.
Sonra merakını gördüm.
Bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi yapmadığını gördüm.
Kendi eksikliğinin farkında olduğunu gördüm.
Önüne bir kaynak koyduğumda onu tüketmekle yetinmeyip anlamaya çalıştığını gördüm.
Aylar önce konuşulmuş bir VHS kasetinin peşini bırakmayacak kadar takipçi olduğunu gördüm.
Bilmediği bir bilgisayar programıyla karşılaştığında “Bilmiyorum” yerine “Öğrenirim” dediğini duydum.
Bir fırsat verildiğinde bir ay sonra sonucu masaya koyduğunu gördüm.
Bir yıl boyunca o işi aksatmadan yaptığını, sonra kendisine öğretileni geliştirmeye başladığını gördüm.
Markette çalışırken bile yabancı dilini ilerletmeye çalıştığını gördüm.
Aslında onun kariyerini hiçbir zaman baştan sona planlamadım.
Bir gün “Bu çocuk gelecekte Genel Müdür olacak” da demedim.
Sadece önünde zaman zaman küçük kapılar açıldı.
Bir şarkının sözleri…
Bir kitap…
Bir film…
Bir bilgisayar programı…
Cost control…
Resepsiyon…
Yöneticilik…
Her kapının önüne geldiğinde ise içeri girip girmemeye kendisi karar verdi.
Belki kariyer planlamasında yöneticinin asıl görevi de budur.
İnsanların geleceğine karar vermek değil; onların henüz kendilerinin bile tam olarak göremediği potansiyeli fark etmek, önlerine bir sonraki kapıyı koymak ve o kapıdan geçip geçmeyeceklerini gözlemlemek.
Çünkü potansiyel, yalnızca bir insanın bugün ne bildiğiyle ölçülmez.
Bilmediği bir şeyle karşılaştığında ne yaptığıyla da ölçülür.
Yıllar sonra o mesleki platformda sorulan soruya neden öyle cevap verdiğimi şimdi daha iyi anlatabiliyorum.
“Kariyer planlamasına karar vermenizi etkileyen en önemli unsur neydi?”
Benimki mi?
Pink Floyd dinliyordu.







Lütfen Bekleyin.