Antalya'da Bir Giray Ercenk Yaşadı
Giray Ercenk’i 19 Ocak’ta kaybettik. Onu tanıyanlar, Ercenk’in Antalya ve çevresi için büyük bir önem taşıdığını çok iyi bilirler. Çünkü yaşadığı tarihsel ve kültürel çevreye onun nasıl bir değer kattığının farkındadırlar.
Ercenk Antalya’da doğmadı ama yaşamının büyük kısmını Antalya’nın içinde, yakın çevresinde ve arka plandaki Toroslarda geçirdi. Dar bir sahil şeridine sıkışıp kalmış turizm endüstrisinin Torosları tanımadığından, bilmediğinden ya da unuttuğundan yakınıp durdu. Bu gerçeğin tüm bölge için yıkıcı sonuçlarını dile getirdi: Yüzlerce yıllık yaşam alanları kaybolan, genç nüfüsunu yitiren ve boşalan dağ köyleri; Akseki, İbradı, Gündoğmuş ve Elmalı gibi kadim yerleşimlerdeki kültür mirasının adım adım yok oluşu; sivil mimarlık yapılarının sökülerek büyük şehirlerdeki antikacılar eliyle dekorasyon malzemesi olarak satılması…
Bütün bunlar Giray Ercenk’in hüzünle seyrettiği, takip ettiği ve yazılarında işlediği konulardı. Bizzat yönettiği veya eşlik ettiği çevre gezilerinde katılımcılara olağanüstü bir coşkuyla ama bir o kadar da hayal kırıklığıyla anlattığı, gösterdiği konuların içeriği hep bunlardı: Eski yapılar, köprüler, antik yollar; eski insanlar ve onların tanıklık ettiği olaylar. Ercenk bunların hepsini topluyor, fotoğrafını çekiyor, kayıt altına alıyor ve yayımlıyordu. Bölgede yürümediği yol, gitmediği köy, tanımadığı insan yoktu. Bu insanların anlattığı konular arasında ağalar, beyler, eşkıya, muhtarlar, kadınlar, öğretmenler, mimarlar, entelektüeller ama en çok da burada yüzyıllardır yerleşik ya da göçer olarak yaşayan, hiçbir özelliği olmayan isimsiz insanlar vardı. Ercenk bu insanların yaşanmış öykülerini bize aktardı.
Yaşar Kemal Toroslara Binboğa Dağları derdi. O, Binboğaların, Doğu Torosların ve Çukurova düzlüğünün destanını, Giray Ercenk ise Batı Torosların ve Antalya düzlüğünün insan ve doğa manzaralarını Halikarnas Balıkçısınınkini andıran bir üslupla yazdı. Eğer Kemal Tahir, Ercenk’in gerçeklere dayanan insan öykülerini okusaydı bu insanlar onun tarihsel romanlarına pekâlâ ilham verebilirdi.
Ercenk’in Döşemealtı, Taşeli ve Elmalı kitaplarında hep bir endişe hakimdir; binyılların oluşturduğu bir doğanın ve yüzyılların biriktirdiği bir kültürün kaybolacağına dair bir endişe. Bu endişesi yersiz değildir: Kitle turizminin baskısıyla oluşan iç göçün yarattığı kentleşme, yapılaşma ve betonlaşma bir taraftan; bölge insanının kendi yarattığı değerlerin değerini bilememesi, onları koruyamaması, hırsla daha fazla büyüme arzusu diğer taraftan, maddi ve manevi bir yabancılaşmayı beraberinde getirdi. Ercenk’in 2010 yılında yayımlanan Döşemealtı Dünden Bugüne kitabında dile getirdiği şu endişesinin ne denli haklı olduğunu bugün yaşamıyor muyuz: “Anakente çok yakın olmasının yanında, görece bozulmamış doğal çevresi ile Döşemealtı, kentin dışındaki en cazip yerleşme alanı durumundadır. Döşemealtı’nın bu özelliğinin, kendi felaketine neden olmasından korkulur. İç karartıcı bu durum, artık olasılıktan öteye geçmiş; gelecekte gerçeğe dönüşmesi kaçınılmaz görünmektedir.”
Giray Ercenk’in kaygısının arka planında yatmakta olan güdü onun insana olan sevgisidir. O, çağlar boyunca farklı üretim ilişkileri içinde hayvanlarıyla yaşayan göçerleri, tarımla uğraşan köylüleri, nihayet kentlileri sevdi ve onların turizmle gelen değişimine ihtiyatlı bir saygı duydu. Onun Gökbük, Tekke, İbradı, Gündoğmuş’un veya başka yerlerin insanlarıyla yaptığı sevecen sohbetlere katılmış olanlar kendilerini şanslı saymalıdırlar. Çünkü onlar Antalya’da yaşamış olan Giray Ercenk’in eşsiz bir kültür insanı kişiliğine tanıklık etmiş oldukları için gurur duyma hakkına sahiptirler.







Lütfen Bekleyin.