• 27 Ağustos 2026 18:56
  • 0
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Turizm Tarihinden-36 / Otobüsle Hacca Gitmek: Bir Yolculuktan Fazlası

Bu yazıyı dinleyin
Nazmi Kozak 27 Ağustos 2026 Turizm Tarihinden-36 / Otobüsle Hacca Gitmek: Bir Yolculuktan Fazlası

Bugün hacca ve umreye gidiş deyince akla çoğunlukla uçak biletleri, kontenjan kuraları ve birkaç saatlik yolculuklar geliyor. Oysa daha dün sayılabilecek bir zamana kadar Türkiye’de hac yolu, asfaltın üzerinde ağır ağır ilerleyen otobüslerin, tespih seslerinin, termos çayların, molalarda kılınan namazların hikâyesiydi.

Daha da geriye gittiğimizde ise at, deve, katır sırtında, yürüyerek aylar süren yolculuklar karşımıza çıkıyor. Çölün ortasında susuzlukla, hastalıkla, eşkıyayla sınav olunan bu seyahat, bugünün “8–10 gün otobüsle gidip gelirim” hesabına göre bambaşka bir dünyayı anlatıyor. Biz ise yakın tarihte karayoluyla yapılan hac ve umre yolculuklarına odaklanalım.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik şartlar, güvenlik endişeleri ve sağlık riskleri gerekçe gösterilerek hac yolculukları büyük ölçüde sınırlandırıldı. Yıllarca Anadolu insanı hacca gitmek için yanıp tutuştu ama kapılar çoğu zaman kapalıydı. 1946 sonrası çok partili hayata geçişle tablo değişti; 1947’de ilk kez toplu halde hacca gidişe izin verildi. Ancak devlet uzun süre bu yolculuğu planlı bir çerçevede organize etmedi; pasaport, sağlık raporu, döviz, vize gibi konularda herkes kendi imkânıyla mücadele etti.

Karayoluyla hac da bu dönemde, kimi zaman açılıp kimi zaman kapatılan bir sayfa oldu. Bir kararnameyle otobüsle gidiş serbest bırakılıyor, bir sonrakinde sadece deniz ve havayolu şart koşuluyordu. Hac Komisyonu’nun, karayolunun Türk hacı adayları açısından ciddi bir sağlık ya da güvenlik riski taşımadığına dair raporuna rağmen, dış politika ve diplomasi gerekçeleriyle kara sınırları zaman zaman yeniden kapatılıyordu. Mesele artık sadece “nasıl gidilecek?” sorusu değil; bürokrasiden ekonomiye uzanan geniş bir dosyaydı.

1980 öncesi karayoluyla İstanbul–Mekke/Medine arasında 2.000–2.700 kilometreyi bulan güzergâh ortalama on gün sürüyordu. Bu on gün, sadece camdan görülen manzaralar değil; başlı başına bir “manevi rota”ydı. Adapazarı’ndan sonra kimi kafileler Pamukova–Bozüyük–Afyon–Konya hattını izler; Bilecik’te Şeyh Edebali, Bolvadin’de bir cami, Akşehir’de Nasreddin Hoca, Konya’da Mevlânâ ziyaret edilirdi. Diğer güzergâhta Bolu–Ankara istikameti tercih edilir, Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde Ankara’ya veda edildikten sonra yine Konya’ya yönelinirdi. Tarsus’ta Ashab-ı Kehf, Mersin ve Antakya’nın ardından Cilvegözü’nden çıkış yapılır, bazı kafileler Şanlıurfa’da Balıklıgöl ziyaretinden sonra Bağdat ve Kerbelâ’yı da ziyaret ederdi. Sonunda Şam, Ürdün, oradan da Hicaz: Medine ve Mekke…

Bu manzaraya bir de dönemin meşhur firmalarını eklemek gerekir: Has Turizm, Haşimoğlu, Tüfekçioğlu, Doğu Tur, İsmail Ayaz, Ulusoy… Ve elbette Mercedes O 302’ler. Dar koridorlarında seccadeler, raflarda hurma paketleri, aralarda termoslar, plastik bardaklarla ikram edilen çaylar… Otobüs, bu hâliyle sadece bir ulaşım aracı değil, hareketli bir yol mescidi, seyyar bir sohbet halkasıydı.

Bugünden bakınca otobüsle hacca gitmek romantik görünebilir: Sınır kapılarında uzun bekleyişler, gece yarısı otobüs farlarının aydınlattığı yol kenarı mescitleri, topluca kılınan namazlar, okunan ilahiler… Ama işin bir de sert yüzü vardı. Uzun yol yorgunluğu, özellikle yaşlı ve hasta hacı adayları için ciddi bir sağlık riski demekti. Irak ve Suriye güzergâhında artan siyasi istikrarsızlık, savaşlar ve güvenlik sorunları karayolunu giderek daha tehlikeli hâle getirdi. 

Organizasyon eksiklikleri de tabloyu ağırlaştırıyordu. Bazı otobüs firmalarının sert rekabeti, tutulmayan sözler, yetersiz konaklama, kaybolan hacılar, rehbersiz bırakılan kafileler… “Ucuza hac” ya da “kolay yolculuk” vaadiyle başlayan seyahatler, kimi zaman ibadetin ruhunu gölgeleyen birer çileye dönüşebiliyordu. Ha bu arada ülkede bulunmayan malların ticaretini(!) yapmak üzere hac yoluna düşen epey otobüs firması ve insan olduğunu söylemeden geçmemek lazım.

Bugün Türkiye’den giden hacıların büyük çoğunluğu uçağa biniyor; birkaç saatlik bir yolculukla Cidde’ye ya da Medine’ye iniyor. Asırlık hac yollarının büyük bölümü, artık gökyüzünden “atlanıyor.” Kimileri için bu, ibadetin özünü değiştirmeyen teknik bir ayrıntı; kimileri içinse haccın ruhundan eksilen bir parça. Otobüsle hacca giden kuşak ise başka bir şeyi hatırlıyor: yolun kendisinin de ibadetin bir parçası olduğu fikrini. Her molada kılınan namazları, birlikte yenilen sade yemekleri, sınır kapılarındaki belirsizliği, “yola çıkmak” fiilinin bile bir teslimiyet olduğunu…

Bugün haklı sebeplerle –güvenlik, sağlık, siyasi şartlar– karayoluyla hac büyük ölçüde geride kaldı. Ama bu, o yolculukların hafızadan silindiği anlamına gelmiyor. 

Yararlanılan kaynaklar: Bayyiğit, M. (1998). Sosyo-kültürel yönleriyle Türkiye’de hac olayı. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları; Diyanet İşleri Başkanlığı. (2007). Türkiye’de hac organizasyonu sempozyumu (tebliğ ve müzakereler). Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; Ersoy, S. (2007). Dünü ve bugünü ile Türkiye’de hac organizasyonu. İçinde: M. Bulut (Editör), Türkiye’de hac organizasyonu sempozyumu: Tebliğ ve müzakereler (ss. 27–47). Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; Güran, K. (1996). Hac. İçinde: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 14, ss. 408–413). Türkiye Diyanet Vakfı; İnanır, A. (2021). 1980 yılı öncesinde hac seyahatleri. İçinde: N. Kozak (Editör), Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi. https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/1980-yili-oncesinde-hac-seyahatleri (Erişim tarihi: 28.11.2025); Özcan, A. (1996). Hac (Osmanlı dönemi). İçinde: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 14, ss. 399–405). Türkiye Diyanet Vakfı.Formun Altı

 

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz