• 24 Temmuz 2026 20:17
  • 0
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Sürdürülebilir Turizm İçin….

Bu yazıyı dinleyin
A. Nedim Atilla 24 Temmuz 2026 Sürdürülebilir Turizm İçin….

Doğayı, gezilip görülecek kitle turizminin arkasına yerleştirilmiş statik bir "dekor" ya da kartpostal olarak görmek, modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri… Oysa biyoçeşitlilik, yani topraktaki mikrobik yaşamdan kadim zeytin ağaçlarına, yerel tohumlardan deniz ekosistemlerine kadar uzanan o devasa ağ, turizm olgusunun üzerine inşa edildiği asıl temeli oluşturur.

Kitlesel turizm, çoğu zaman üzerinde yükseldiği doğal kaynağı "tüketerek" var olur… Kıyı ekosistemlerinin betonlaşması, su kaynaklarının aşırı kullanımı, yerel flora ve faunanın yaşam alanlarının daralması...

Sürdürülebilir turizm ise doğanın sunduğu zenginliği bir "hammadde" değil, korunması gereken bir biyolojik ve kültürel sermaye olarak tanımlar. Biyoçeşitlilik ne kadar zengin ve sağlıklıysa, bir coğrafyanın sunduğu turizm deneyimi de o kadar nitelikli, özgün ve dirençli olur.

Biyoçeşitlilik sadece yabani hayattan ibaret değildir; binlerce yıldır o coğrafyada şekillenen agro-ekolojik mirasın, yani tarımsal ve kültürel çeşitliliğin de kendisidir.

Bir bölgenin yaban otları, yerel peynir maya gelenekleri, endemik bitkileri ve geleneksel üretim metotları olmaksızın, o bölgenin özgün bir mutfak kültüründen ya da turizm kimliğinden bahsetmek mümkün değildir. Sürdürülebilir turizm modeli; küçük aile çiftçiliğini, agro-ekolojik üretimi ve yerel tohumları desteklediğinde hem biyoçeşitliliği korur hem de ziyaretçiye başka hiçbir yerde bulamayacağı otantik bir kimlik sunar. Yavaş seyahat (slow travel) anlayışı, turisti sadece pasif bir gözlemci değil, yerel biyoçeşitliliği destekleyen aktif bir koruyucuya dönüştürür.

Biyoçeşitliliği korumanın en kalıcı yolu, o ekosistemin içinde yaşayan toplulukların doğayı koruyarak geçinebilmesini sağlamaktır. Doğa koruma alanları, milli parklar veya agro-turizm rotaları; yerel halk için alternatif ve sürdürülebilir bir gelir kapısı oluşturur. Bölge insanı, çevresindeki ormanın, denizin veya biyoçeşitliliğin ekonomik ve sosyal değerini gördükçe, onu rant odaklı tahribata karşı koruma konusunda en güçlü sipere dönüşür.

Biyoçeşitliliği korumak ile sürdürülebilir turizm arasındaki bağ bir tercih değil, zorunluluktur. Biyoçeşitlilik turizme kök ve ruh verir; sürdürülebilir turizm ise biyoçeşitliliğe koruma zırhı ve ekonomik sürdürülebilirlik sağlar. Doğanın dengesini koruyarak gezebildiğimiz, yerelin neşesini ve birikimini geleceğe aktarabildiğimiz ölçüde bu ilişki anlam kazanır.

Bu girişi yapmamın nedeni geçen hafta sonu Aliağa Belediyesi tarafından düzenlenen Şakran Zeytin ve Deniz Festivali nedeniyle açılan “Siyah Beyaz Hatıralarda Şakran” sergisinde gördüğüm ve bu yazının içinde de yer almasını istediğim bu fok ve Şakranlıların fotoğrafı… Fotoğrafı görür görmez serginin küratörü Ali Osman Karatekin kardeşimden hemen bana göndermesini istedim…

1973 yılına ait bu siyah-beyaz kare, yalnızca geçmişe ait bir arşiv fotoğrafı değil; kıyılarımızla, deniz ekosistemimizle ve biyoçeşitlilikle kurduğumuz ilişkinin zamandaki sarsıcı bir özeti niteliğinde.

Şakran kıyısında bitkin halde bulunan bir Akdeniz fokunun etrafında toplanmış yerel halk ve balıkçılar... Fotoğraf ilk bakışta o dönemin insanının doğayla olan temasını ve bir deniz canlısına gösterilen iyi niyetli alakayı belgeliyor. Ancak bugün bu kareye yarım asırlık bir mesafeden baktığımızda, arka planda çok daha derin bir ekolojik muhasebe yatıyor.

Akdeniz foku (Monachus monachus), bugün gezegenimizin en hassas ve nesli en kritik düzeyde tehlike altında olan deniz memelilerinden biri. 1970'li yıllarda Ege ve Akdeniz kıyılarında henüz bu derece yoğun bir yapılaşma, turizm baskısı ve kıyı tahribatı yokken, bu türler insan yaşamıyla daha sık kesişebiliyordu. Bugün ise el değmemiş mağaralara ve insan erişiminden uzak kıyılara hapsolmuş durumdalar.

Fotoğraftaki kıyı şeridi, doğallığını henüz koruyan bir dönemin tanığı. Karede yer alan balıkçıların ve çocukların meraklı, bir o kadar da sahiplenici bakışları; yerel toplulukların denizel yaşamla kurduğu doğrudan bağı gösteriyor. Biyoçeşitliliği koruma mücadelesinde en büyük güç, masa başı kararlardan ziyade, kıyıda yaşayan, denizi koklayan ve o ekosistemin bir parçası olan yerel halkın bilinci ve desteğidir.

Bu arşiv karesi, doğa koruma bilincinin nereden nereye geldiğini ve önümüzde katetmemiz gereken daha ne kadar yol olduğunu hatırlatıyor. Biyoçeşitliliği korumak; yalnızca nesli tehlikedeki canlıları kurtarmak değil, onların özgürce yaşayabileceği kıyı ekosistemlerini, deniz çayırlarını, sessiz koyları ve doğal habitatları bütüncül olarak koruma altına almaktır. Geçmişin bu hümanist ve yalın karesi, geleceğe bırakacağımız denizlerin sadece mavi renkten ibaret olmaması, içinde canlılığını ve neşesini barındırmaya devam etmesi için güçlü bir hatırlatma sunuyor.

Şakran bir zeytinyağı müzesi kazanıyor…

Zeytin ve Deniz Festivali, Çınarlı Kahve’de düzenlenen “Zeytin, Zeytinyağı ve Yuntdağ Gastronomi Kültürü” başlıklı söyleşiyle devam etti. Turgay Başyayla’nın moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşiye 88 yaşındaki Zeytinyağı üreticisi Reşat Şengül ve bendeniz konuşmacı olarak katıldık.

Söyleşinin sonunda konuşan Aliağa Belediye Başkanı Serkan Acar, Aliağa’nın sahip olduğu yerel değerlere ve gastronomi potansiyeline dikkat çekerek, “Şakran’ımız için çok keyifli bir söyleşi oldu, çok kıymetli bilgiler aldık. Aliağa’mız tarih boyunca tarımda da öncü bir yer oldu. Aliağa olarak marka şehir olacaksak bir yandan değerlerimize sahip çıkmalı, diğer yandan gastronominin önemini göz önünde bulundurmalıyız. En önemli ürünlerimizden olan zeytinimiz ve zeytinyağımız için coğrafi işaret başvurumuzu da yaptık” dedi.

Başkan Serkan Acar ile yaptığımız konuşmadan çıkan iyi haberle yazıyı tamamlayayım: Şakran pek yakında bir zeytin-zeytinyağı müzesi kazanacak…. 

 

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz