• 22 Mayıs 2026 06:36
  • 0
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Turizm Tarihinden-22 / Türkiye Kılavuzu: Yakılan Bir Külliyatın Hikâyesi

Bu yazıyı dinleyin
Nazmi Kozak 22 Mayıs 2026 Turizm Tarihinden-22 / Türkiye Kılavuzu: Yakılan Bir Külliyatın Hikâyesi

Bugün bir ilin adını Google’a yazıyoruz; birkaç saniye içinde otellerini, lokantalarını, hastanelerini, nüfusunu, yollarını, hatta sokak görüntülerini bile görebiliyoruz. Bilgi artık parmaklarımızın ucunda. Peki ya 1940’ların Türkiye’sinde bir tüccar, bir memur, bir öğretmen ya da bir seyyah bir şehri tanımak istediğinde ne yapıyordu?

İşte Türkiye Kılavuzu tam da bu büyük boşluğun içinden doğdu.

Hikâye 1936 yılında başlıyor. Bir önceki yazıda da değinildiği gibi Hüseyin Orak adlı girişimci bir iş insanı, iki kızı ve küçük oğlunu trenle Türkiye gezisine gönderiyor. Üstelik yanlarında ne anne ne de baba var. O günün Türkiye’sinde bu, başlı başına cesaret isteyen bir olay. Çocuklar gittikleri her şehirde ilgiyle karşılanıyor; valiler, belediye başkanları ve gazeteciler onları ağırlıyor. Gazeteler onlardan “küçük seyyahlar” diye söz ediyor.

Fakat bu yolculuğun asıl etkisi çocuklarda değil, babalarında ortaya çıkıyor.

Hüseyin Orak, çocuklarını bu uzun yolculuğa hazırlarken Türkiye’yi bütün yönleriyle anlatan kapsamlı bir rehber kitap arıyor. Ama bulamıyor. Şehirleri ayrı ayrı anlatan kitaplar var. Tarih eserleri var. İstatistik yıllıkları var. Ancak ülkeyi coğrafyasıyla, ekonomisiyle, kültürüyle, insanıyla ve gündelik hayatıyla birlikte anlatan büyük bir “Türkiye rehberi” yok.

İşte o anda bu eksiklik, O’nun zihninde bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir ideale dönüşüyor; Orak, Türkiye’yi satır satır kayıt altına alacak büyük bir eser hazırlamaya karar veriyor.

1944-1946 yılları arasında hummalı bir çalışma başlıyor. Anadolu’nun dört bir yanından bilgiler toplanıyor. Şehirler geziliyor. Resmî kayıtlar inceleniyor. İnsanlarla görüşülüyor. Ve sonunda Türkiye Kılavuzu’nun ilk cildi 1946 yılında yayımlanıyor.

Tam 850 sayfa… 

Sadece bir kitap değil; genç Cumhuriyet’in hafızasını oluşturmaya çalışan dev bir kültür projesi… İlk ciltte 14 il yer alıyor. Birinci ciltte Afyonkarahisar, Ağrı, Amasya, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu, Burdur, Bursa ve Çankırı illeri yer alıyor. Bu şehirlerin coğrafyası, iklimi, su kaynakları, tarımı, hayvancılığı, sanayisi, yolları, nüfusu ve idari yapısı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Ama eser burada durmuyor: Oteller yazılıyor. Lokantalar yazılıyor. Hamamlar, kıraathaneler, berberler… Doktorlar, avukatlar, ebeler, tüccarlar… İsim isim kaydediliyor, telefonları ile. Hatta gerçekten o şehirde yaşayıp yaşamadıkları bile kontrol ediliyor.

Bugün sıradan gibi görünen bu yaklaşım, aslında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin en güçlü reflekslerinden birini yansıtıyordu: Ülkeyi tanımak, kayıt altına almak ve görünür hale getirmek…

Türkiye Kılavuzu’nun hazırlanmasında dönemin önemli aydın, araştırmacı ve uzman isimleri görev alır. Çalışmaya katkı sağlayanlar arasında Hüseyin orak’ın yanı sıra Mitat Artun, Mustafa Nihat Özön, Cevdet Alas, Reşat Özalp, Şaban Taşkın, Nuri Alpay, Muhittin User, Zeki Başaran, Ferruh Arsunar, Nuri Katırcıoğlu, Enver Ener, Feyzi Adsız, Necmettin Candan, Yılmaz ve Görsel Sabri Yetüman görev yapar.

Bu nedenle Türkiye Kılavuzu, yalnızca bir rehber kitap değildir. Bir ülkenin kendisini tanıma çabasıdır.
Cumhuriyet’in kendine tuttuğu aynalardan biridir.

Kitabın dili özellikle “halk dili” olarak tanımlanır. Ağır akademik ifadelerden kaçınılır. Bilgiye sadık kalınır. 1945 nüfus sayımı henüz yayımlanmadığı için 1940 verileri kullanılır. Yani eser yorumdan çok belgeye dayanır.

Kitap yayımlandığında dönemin en üst yöneticilerinden büyük takdir görür. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, eseri “sebatlı çalışmanın kıymetli bir mahsulü” olarak niteler. Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ise memleketi tanıtacak böyle eserlerin önemine dikkat çeker.

Gazeteler övgü dolu yazılar yayımlar. Aydınlar eseri heyecanla karşılar.

Ama takdir, kitabı kurtarmaya yetmez. Çünkü yıl 1946’dır. İkinci Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik şartları devam etmektedir. Kitabın fiyatı 1750 kuruştur ve bu bedel halk için oldukça yüksektir. Resmî kurumlar kitabın satın alınması için genelgeler yayımlar; ancak çoğu kurum “tahsisat yok” diyerek toplu alım yapamaz. Sonuçta ortaya acı bir tablo çıkar: Övgü vardır… Ama okuyucu yoktur. Takdir vardır… Ama satış yoktur.

Oysa Hüseyin Orak bu eser için büyük bir serveti riske atmıştır. İşyerleri, fabrikaları, hatta evi ipotek altındadır.

Beklenen satış gerçekleşmeyince borç yükü giderek ağırlaşır. Ve sonunda Türk yayıncılık tarihinin en dramatik olaylarından biri yaşanır. Hüseyin Orak, elinde kalan Türkiye Kılavuzu ciltlerini ve yayımlanması planlanan diğer ciltlerin Viyana’da hazırlanan baskı kalıplarını Ankara’nın Dikmen sırtlarındaki kireç ocaklarında yaktırır.

Kâğıtlar yanar. Matbaa kalıpları yanar. Yılların emeği yanar. Aslında yanan yalnızca kitaplar değildir.  Bir ideal, bir hayal ve Türkiye’yi bütün yönleriyle kayıt altına alma tutkusu da alevlerin içinde kaybolur.

Bugün geriye kalan bir cilt ise yalnızca bir yayın değil; Cumhuriyet’in kültürel hafızasını kurmaya çalışan büyük bir düşüncenin sessiz tanığıdır.

Yararlanılan kaynaklar: Avşar, Z. (2018). Hüseyin Orak Adlı Bir Müteşebbis, Türkiye Kılavuzu Adlı Bir Eser ve 1940’lı Yıllarda Bursa. Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi29(2); Avşar, Z. ve Yüksel, M.(2012). Türkiye’nin İlk Turizm Rehberi “Türkiye Kılavuzu” ve Hazırlayıcısı Hüseyin Orak, Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi, 23 (1): 33-44; Avşar, Z. (2019). "Türkiye Kılavuzu" Başlıklı Kitap, İçinde, Kozak, N. (Editör), Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/turkiye-kilavuzu-baslikli-kitap (Erişim tarihi: 25.02.2026).

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz