Turizm Tarihinden – 12/ Ulus Meydanı’nın Kaybolan Misafiri: Taşhan
Bugün Ankara’nın Ulus Meydanı’ndan geçerken başınızı kaldırıp eski Sümerbank – şimdinin Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi – binasına doğru baktığınızda, aslında görünmeyen bir gölgeyi selamlıyorsunuz: Taşhan’ı.
Bir zamanlar o binanın yerinde, Ankara’nın hem Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişini hem de “taşra kasabasından başkente” dönüşümünü iliklerine kadar yaşamış bir han vardı. 1890’ların başından 1930’ların ortasına kadar ayakta kalan Taşhan, sadece bir konaklama yeri değildi; Ankara’nın hafızasıydı.
Şehir planlamacısı ve tarihçisi İlhan Tekeli’nin de altını çizdiği gibi, 19. yüzyılın sonu Ankara için ciddi bir kırılma noktasıydı. Bağdat Demiryolu hattının Ankara’ya ulaşacağı belli olmuş, imparatorluğun modernleşme hamleleri taşraya doğru yavaş yavaş sızmaya başlamıştı. Demiryolu 1892’de Ankara’ya vardı ama etkisi ondan yıllar önce hissedilmeye başlamıştı.
İşte Taşhan’ın hikâyesi tam bu eşikte başlar.
Bugünkü Ulus Meydanı’nın olduğu yer, Taşhan’dan birkaç yıl öncesine kadar, bir tarafı mezarlık, bir tarafı “umumi ev”lerle anılan, kentin pek de övünülecek yerlerinden biri sayılmazdı. Dönemin Ankara Valisi Abidin Paşa, şehri “Adam etmeye” kararlıydı. Anafartalar ve Çankırı caddeleri boyunca eski yapıları yıktırdı; mezarlık kaldırıldı, umumi evler başka bir yere taşındı. Yerine, yeni bir kent merkezinin çekirdeğini oluşturacak yapılar planlandı.
Abidin Paşa’nın mektupçusu – yani valiliğin yazı işlerinden sorumlu kalemi, güçlü bürokratı – İsmail Hakkı Bey, bu dönüşümün tam göbeğindeydi. Hem vilayetin yazışmalarını yönetiyor hem de vilayet gazetesini çıkarıyordu. Dolayısıyla Bağdat Demiryolu’nun güzergâhını, Ankara’nın ticarette üstleneceği rolü herkesten önce kavrayanlardan biriydi.
Eskiden umumi evlerin bulunduğu arsayı satın aldı; buraya, modern zamanların ihtiyaçlarına cevap verecek bir han yapmaya karar verdi. Niğdeli bir taş ustasına sipariş edilen bina, Hıdırlık Tepesi’nin pembe taşlarıyla inşa edildi. Ankara halkı da bu yüzden oraya “Taşhan” dedi. Adı da kaderi de o taşlarla ağırlaştı.
Taşhan, mimarisiyle tam bir geçiş yapısıydı. Bir yanıyla klasik Anadolu kervansaraylarını hatırlatıyor, bir yanıyla modern bir otelin habercisi sayılıyordu.
İki katlı, iç avlulu, dikdörtgen planlıydı. Dış duvarlar taştan, iç bölümler kerpiçten yapılmıştı. Alt kat uzun yıllar ahır olarak kullanıldı; araba, at, katır, kağnı… Üst katlarda ise odalar ve sofalar vardı. Yaklaşık 100 odası, 150–200 kişi civarında yatak kapasitesiyle, dönemin Ankara’sı için oldukça büyük bir tesisti.
O dönemde Ankara hâlâ bir tarım ve ticaret şehriydi. Tiftik tüccarları, zahire alıp satanlar, demiryolu için gelen Alman mühendisler, taşralı memurlar… Hepsinin yolu bir şekilde Taşhan’a düşüyordu. Kervan yollarının kesiştiği yerde, demiryolunun getirdiği yeni hareketlilikle Taşhan kısa sürede şehrin en önemli konaklama noktası haline geldi.
Ama romantik bir han hikâyesi bekleyenler için ufak bir uyarı: Taşhan pek de konforlu bir yer değildi.
Milli Mücadele yıllarında orada kalan mebusların, gazetecilerin anılarında sık sık şikâyetler çıkar karşımıza. Üst kattaki tahta döşemelerin aralıklarından, alt kattaki ahırlardan gelen kokular yükselirdi. Odalar bakımsız, örümcek ağlarıyla dolu, karyolalar gıcır gıcır ama konforsuzdu. Büyük şair Yahya Kemal, Ankara’ya ilk gelişinde Taşhan’a yerleşip kısa sürede kaçmış, ama ne çare, sonra yine geri dönmek zorunda kalmıştı.
Bugün “Ulus Meydanı” dediğimiz yer, bir zamanlar “Taşhan Meydanı” diye anılıyordu. Çünkü meydanı tanımlayan, ona adını veren asıl yapı Taşhan’dı.
Demiryolunun gelişiyle birlikte, Gar’dan Ulus’a açılan yol doğrudan Taşhan’ı hedef aldı. İstasyon’dan yürüyen yolcu, kendini Taşhan Meydanı’nda buluyordu. Meydanın çevresinde yeni dükkanlar, kahvehaneler, yazıhaneler, pastaneler açıldı. Biraz yukarıda Zencirli Camii, karşı tarafta Koç Apartmanı, ileride İstanbul Pastanesi derken, Ulus’un kalp atışları bu meydanda duyulur oldu.
Sonraki yıllarda meydanın adı Hâkimiyet-i Milliye Meydanı’na, ardından Ulus Meydanı’na dönüşecekti; ama bütün bu isim değişikliklerinin altında aynı gerçek yatıyordu: Bu alan, Taşhan ve çevresinde oluşan yeni kamusal merkezin mekânsal ifadesiydi.
Taşhan’ın tarihini, sadece “bir hanın hikâyesi” diye okumak haksızlık olur. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi, Taşhan’ın hemen karşısındaki binada açıldığında, hanın kaderi de değişti.
Artık müşterileri arasında tiftik tüccarları kadar mebuslar, üst düzey memurlar, gazeteciler, subaylar da vardı. Ankara’da düzgün otel bulunmadığı için, Meclis’in açılışı sırasında pek çok milletvekili dört-beş kişi bir odada kalarak Taşhan’a yerleşti. Koridorlara kadar şilteler serildi.
Bir yandan da siyasal hareketlilik hanın odalarına taşınıyordu. Ankara Sultanisi’nde görev yapan Mahir İz ve arkadaşlarının kurduğu Azm-i Millî Cemiyeti’nin idare yeri, Taşhan’da bir odaydı. Milli Mücadele’ye gönül vermiş eski İttihatçılar, alt kattaki “Tesanüt” diye anılan dükkânda toplanır, siyasi tartışmalarını burada sürdürürlerdi.
Sakarya Savaşı sırasında Taşhan, bir süreliğine hastaneye dönüştürüldü. Yaralı askerler için yatak bulunamayınca, Ankaralılar evlerinden yatak, yorgan taşıyıp hanın odalarına yığdılar. TBMM, bu amaçla Taşhan’ı kiraladı; Cebeci ve diğer bazı binalarla birlikte, Ulus’taki bu han, cepheden gelen yaralıları ağırladı.
Taşhan Meydanı sadece sevinçlerin değil, infazların da mekânıydı. İzmir’in işgali protesto edildiğinde meydanda toplanan kalabalığın yüzünü gören han, yıllar sonra Topal Osman ve İskilipli Atıf Hoca’nın idam sehpalarını da aynı yerden seyretti.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’nın nüfusu hızla artarken, diplomatik temsilcilikler ve bürokratlar da başkente taşınıyordu. 1920’lerin ortasında şehir hâlâ tozlu, hâlâ eksik ama artık “başkent” olmanın ağırlığını taşıyordu.
Tam bu dönemde Taşhan ikinci kez kabuk değiştirdi.
İsmail Hakkı Bey’in oğlu Cemal Bey, hanı modern bir otele dönüştürmek için bankalardan kredi aldı. 1927’den itibaren Taşhan’ın caddeye bakan cephesi “Hotel d’Angora” olarak hizmet vermeye başladı. Odalarda banyo, kalorifer, telefon… Dönemi için hayli lüks sayılacak bir standart.
Alt kattaki dükkânlardan birinde ise Ankara’nın sosyal hayatını kökten değiştirecek bir başka girişim vardı: Ermeni asıllı Rusya vatandaşı aşçı Karpiç’in yönettiği Şölen Lokantası. Bolşevik İhtilali’nden kaçıp İstanbul’a gelen Juri Georges Karpoviç, Cemal Bey’in davetiyle Ankara’ya geldi ve ilk lokantasını Taşhan’da açtı. Kısa sürede, hem mutfağın kalitesi hem de servis anlayışıyla, Ankara’nın “şehirli” yaşamının simgelerinden biri haline geldi.
Meclis çevresinde dönen sosyal hayatın odak noktalarından biri artık Taşhan’dı. Hotel d’Angora, Karpiç Lokantası, Millet Bahçesi, İstanbul Pastanesi, Merkez Kıraathanesi… Hepsi Ulus’u, Cumhuriyet’in yüzünü dünyaya gösteren vitrini haline getiriyordu.
Ne var ki Cemal Bey’in sağlığı, Taşhan’ın modernleşme hızına ayak uyduramadı. Genç yaşta ağır bir rahatsızlığa yakalandı, tedavi için sanatoryuma yattı. İşler akrabalara ve yöneticilere kaldı; bankalara olan borçlar ödenemedi. 1933’te Cemal Bey vefat etti.
Ailesi, çareyi Taşhan’ı satmakta buldu. Cemal Bey’in kızı Ayşe Cemal, 5 Mart 1934 tarihli bir mektupla bizzat Atatürk’e başvurdu. Mektupta, babasından miras kalan borçların ağırlığından, Taşhan’ı 190 bin liraya satmak istediklerinden söz ediyor; Sümerbank’ın yeni bina arayışında olduğunu, hanın yerinin bunun için “biçilmiş kaftan” olduğunu anlatıyordu. Bir yandan da önemli bir uyarı yapıyordu: Eğer bina, parası olan rastgele bir müşteriye satılırsa, yıllarca bu halde kalacak, kentin en önemli noktasında yeni, “şehri süsleyecek” bir yapının yükselmesi mümkün olmayacaktı.
Dönemin planlama otoriteleri de bu görüşe yakındı. Alman şehir plancısı Prof. Hermann Jansen, Ankara İmar Planı’nın yaratıcısı olarak Taşhan’ın yıkılmasına şiddetle karşı çıktı; ama itirazları sonuç vermedi. Bürokrasi ve finans gerçeği ağır bastı.
1935’te Taşhan’ın yıkımına başlandı. 1938’de yerine Sümerbank binası yükseldi.
Bugün, o binanın içinde dolaşırken ya da önünden geçerken, altındaki taşların bir zamanlar bir han avlusunu çevrelediğini, alt katta hayvanların, üst katta mebusların soluk aldığını, yaralı askerlerin orada tedavi edildiğini, ilk modern lokantanın o duvarların dibinde servis açtığını hatırlayan kalmadı gibi...
Kentler, sadece kalan binalarla değil, kaybettikleri yapılarla da şekillenir. Taşhan, Ankara’nın hafızasından silinmiş gibi görünse de, Ulus Meydanı’ndaki her törenin, her mitingin, her tartışmanın fonunda hâlâ onun gölgesi var.
Belki bugün yapılabilecek en basit ama en etkili işlerden biri, eski Sümerbank binasının önüne ya da içine, “Burada 1890–1935 yılları arasında Taşhan adlı bir han/otel bulunmaktaydı” diyen, kısa hikâyesini anlatan bir tabela asmak olurdu. Yanına da belki eski bir fotoğraf.
Çünkü Taşhan, Ankara’nın sadece bir hanı değil; başkentin nasıl, hangi mücadeleler ve dönüşümlerle kurulduğunu hatırlatan sessiz bir tanığıydı.
Onu unuttukça, aslında kendi hikâyemizin önemli bir sayfasını da kapatmış oluyoruz.
Yararlanılan kaynak: Kozak, N. (2019). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ankara’da Bir Konaklama Tesisi: Taşhan, İçinde; Kozak, N. Editör; Dünden Bugüne Ankara: Otel, Lokanta, Pastane, Otel (ss. 3-22). Ankara: Detay Yayıncılık.







Lütfen Bekleyin.