• 02 Ekim 2026 23:26
  • 1
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Bir Şehir Kime Aittir?

Bu yazıyı dinleyin
A. Nedim Atilla 02 Ekim 2026 Bir Şehir Kime Aittir?

Airbnb’ye, ev sahibine, yoksa o şehirde yaşamaya çalışan insanlara mı?Atina’da insanlar sokaklara dökülüyor, Madrid’de 87 yaşındaki bir kadın yetmiş yıldır yaşadığı evden çıkmak zorunda kalıyor. Birbirinden farklı görünen bu iki olayın ortak bir hikâyesi var: Barınmanın bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp yatırım aracına dönüştürülmesi ve şehirlerin, içinde yaşayanlardan yavaş yavaş geri alınması.

Bir zamanlar ev dediğimiz yer, insanın dünyadaki en güvenli sığınağıydı. Kapısını kapattığında kendini ait hissettiği, komşusunu tanıdığı, mahallesinin fırınından ekmek aldığı, yıllar içinde sokaklarıyla birlikte yaşlandığı bir yer... Şimdi ise aynı ev, finansal tabloların bir satırına, gayrimenkul portföyünün bir parçasına, turistlerden gecelik ne kadar gelir elde edilebileceğini gösteren bir yatırım hesabına dönüşüyor. Bir insanın hayatı boyunca kurduğu aidiyet duygusu, bir başkasının kârlılık hesabının karşısında giderek değersizleşiyor.

Atina ve Madrid’deki protestoları bu nedenle yalnızca turistlere ya da turizm sektörüne karşı bir tepki olarak okumak yanlış olur. Mesele, insanların kendi kentlerinde yaşayabilmek için verdikleri mücadeledir. Konut fiyatları ve kiralar yükselirken, mahallelerdeki evler kısa süreli konaklama piyasasına yönelirken, yerel halkın gündelik hayatı turizm ekonomisinin taleplerine göre yeniden düzenleniyor. Bir zamanlar çocukların oynadığı sokaklar, şimdi valiz tekerleklerinin sesini dinliyor; mahalle bakkalının yerini hediyelik eşya dükkânları, sıradan bir apartman dairesinin yerini sürekli değişen turist grupları alabiliyor.

Elbette turizm, kentlere gelir getirir, istihdam yaratır, kültürler arasında karşılaşmalar sağlar. Benim itirazım turizme değil; bir kentin bütün ekonomik ve kültürel varlığının turistin satın alma gücüne göre biçimlendirilmesine. Bir şehri yalnızca ziyaret edilecek, tüketilecek ve üzerinden para kazanılacak bir dekor olarak görmeye başladığımızda, o şehrin gerçek sahiplerini, yani orada yaşayan insanları hesaptan çıkarmış oluruz.

Airbnb tam da bu tartışmanın merkezinde duruyor. Dijital platform ekonomisinin bize sunduğu kolaylıkların arkasında, çok daha büyük bir dönüşüm var. Başlangıçta kullanılmayan bir odanın ya da evin paylaşılması fikriyle anlatılan model, pek çok yerde profesyonel kısa dönem kiralama işletmelerinin de yer aldığı büyük bir pazara dönüştü. Konut, barınma ihtiyacını karşılayan bir yaşam alanı olmaktan uzaklaşıp turistik konaklama gelirinin üretildiği bir varlık haline geldi. Bu dönüşümün her yerde aynı ölçekte yaşandığını söyleyemeyiz; ancak konut arzının sınırlı olduğu, turistik talebin yüksek seyrettiği mahallelerde kısa süreli kiralamaların uzun dönemli konut piyasası üzerindeki etkisi ciddi bir tartışma konusu.

Üstelik burada yalnızca bir platformdan söz etmiyoruz. Airbnb bu hikâyenin görünen yüzlerinden biri; asıl mesele, barınmayı piyasanın insafına bırakan ekonomik anlayış. Konutun yatırım aracı olarak görülmesi, boş evlerin değer artışı beklentisiyle elde tutulması, gayrimenkulün küresel sermaye için cazip bir limana dönüşmesi ve kent yönetimlerinin turizm gelirlerini toplumsal ihtiyaçların önüne koyabilmesi aynı tablonun parçaları. Dolayısıyla Airbnb’yi kapatmak ya da birkaç kural getirmek tek başına bütün sorunu çözmez. Fakat platformların, mülk sahiplerinin ve yerel yönetimlerin sorumluluğunu tartışmadan da bu sorunun üstesinden gelinemez.

Bir ev sahibinin mülkiyet hakkıyla kiracının barınma hakkı arasındaki ilişki elbette basit bir denklem değil. Her ev sahibini kötü niyetli ilan etmek de her kiracının yaşadığı sorunu aynı biçimde değerlendirmek de doğru olmaz. Ancak mülkiyet hakkını toplumun diğer bütün ihtiyaçlarından bağımsız, sınırsız bir ekonomik ayrıcalık gibi ele almak da bizi başka bir çıkmaza sürüklüyor. Çünkü barınma, insanın ertelenebilir bir tüketim tercihi değildir. İnsan evsiz kalarak hayatına normal biçimde devam edemez; evini kaybeden yaşlı bir insanın başka bir mahalleye, başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye taşınması yalnızca adres değişikliği anlamına gelmez.

Kapitalizmin günümüzdeki en çarpıcı çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor: Kentler insan emeğiyle, kamusal yatırımlarla, toplumsal ilişkilerle ve kuşakların birikimiyle değer kazanıyor; ardından bu ortak değer, giderek daha fazla özel kazancın kaynağı haline geliyor. Bir mahalleyi cazip kılan yalnızca binaları değildir. Oradaki pazar, kahvehane, park, okul, fırın, komşuluk ilişkileri ve yıllar içinde oluşmuş kültürel hafızadır. Fakat mahalle turistik bir markaya dönüştüğünde, bu ortak değerin ekonomik karşılığını çoğu zaman o mahallede yaşayanlar değil, mülk ve sermaye sahipleri topluyor. Mahalle güzelleşirken orada yaşamaya gücü yetmeyen insanlar başka yerlere sürülüyorsa, ortada herkesin kazandığı bir kalkınma hikâyesi yoktur.

Bu nedenle Avrupa’nın farklı kentlerinde yükselen itirazları birbirinden kopuk olaylar olarak değerlendirmemek gerekiyor. İnsanlar yalnızca pahalı kiralara değil, yaşam alanlarının ellerinden alınmasına, kentlerinin kimlik değiştirmesine ve gündelik hayatlarının başkalarının kazanç hesabına göre düzenlenmesine itiraz ediyor. Turizmden elde edilen gelirlerin kimlere dağıldığını, bu gelirin hangi toplumsal maliyetlerle üretildiğini ve o maliyetleri kimin ödediğini soruyorlar. Bir kente her yıl milyonlarca ziyaretçi gelebilir; ama o kentte çalışan öğretmenler, hemşireler, garsonlar, belediye işçileri ve gençler yaşayacak ev bulamıyorsa, turizmin başarısını yalnızca ziyaretçi sayısıyla ölçmek büyük bir yanılgıdır.

Bir gün hepimiz turist olabiliriz. Bir gün hepimiz yaşlanabiliriz. Ama insanın kendi evinde, kendi mahallesinde, kendi kentinde kalabilmek için servet sahibi olmak zorunda kaldığı bir dünyayı normal kabul etmek zorunda değiliz. Şehirler satılık birer dekor değildir. Evler yalnızca gelir getiren taşınmazlar değildir. Ve insan hayatı, hiçbir emlak ilanının dipnotuna sığmayacak kadar değerlidir.

 

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz