İklim Dirençli Kültür Turizmini Konuşalım mı?
Geçen yazımda da dediğim gibi turizm deyince nedense aklımıza önce oteller, uçaklar, plajlar, kruvaziyer gemileri, restoranlar ve ziyaretçi sayıları geliyor. Oysa turizmin asıl sermayesi çoğu zaman bir otelin kasasında değil, binlerce yıllık bir taşın içinde, bir freskin renginde, bir müzenin deposunda, bir kütüphanenin rafında, bir antik kentin toprağında, hatta bir müzik aletinin ağacında saklı.
İşte iklim krizi bu sermayeye de saldırıyor. Üstelik bu kez sözünü ettiğimiz şey yalnızca “gelecekte olabilir” denilen bir tehdit değil. Aşırı yağışlar, seller, sıcak hava dalgaları, deniz seviyesinin yükselmesi, nem değişimleri, yangınlar ve toprak kaymaları kültürel mirasın fiziksel koşullarını şimdiden değiştiriyor. Yakında okudum: EDHEC Climate Institute gibi kuruluşların geliştirdiği fiziksel iklim riski ölçüm yöntemleri, iklim değişikliğinin altyapı ve varlıklar üzerindeki etkisinin artık ekonomik modellerin de konusu olduğunu gösteriyor.
Avrupa’daki UNESCO Dünya Mirası alanlarının önemli bir bölümünün aşırı hava olayları, seller ve deniz seviyesindeki yükselme karşısında yüksek kırılganlık taşıdığına ilişkin veriler bu nedenle son derece çarpıcı. Burada tehlikede olan yalnızca Venedik değil. Avrupa’nın küçük kasabalarındaki kiliseler, yerel müzeler, kütüphaneler, arşivler, arkeolojik alanlar ve görünürlüğü düşük kültürel varlıklar da aynı iklim baskısının altında.
Ve turizm açısından bakarsak mesele çok daha büyük. Çünkü bir kültürel miras alanı yalnızca “ziyaret edilen bir yapı” değil. Çevresinde konaklama yaratır, restoran yaratır, rehberlik hizmeti yaratır, ulaşım yaratır, yerel üreticiyi besler, el sanatlarını yaşatır, kitap sattırır, müze bileti sattırır, kahve içirir, yöresel yemek yedirir. Bir antik kent zarar gördüğünde aslında yalnızca birkaç sütun ya da duvar zarar görmez; onun etrafında oluşmuş kültürel ve ekonomik ekosistem de yara alır.
Bunu turizm politikalarımızın hâlâ yeterince konuştuğunu düşünmüyorum.
Bu turistin gelmesini sağlayan kültürel ve doğal varlıkları 2050’ye, 2070’e, 2100’e kadar koruyabilecek miyiz?
Çünkü iklim krizi turizmin hammaddesini tehdit ediyor. Bir freski düşünün. Nem artıyor, küf oluşuyor, sıcaklık dalgalanmaları boyanın ve sıvanın fiziksel yapısını bozuyor. Bir mozaik düşünün; aşırı sıcaklık ve nem değişimleri malzemenin bozulma süreçlerini hızlandırıyor. Bir arkeolojik alanı düşünün; şiddetli yağış toprağı taşıyor, sel suyu kalıntıları etkiliyor. Bir müze düşünün; elektrik kesintisi veya iklimlendirme sistemindeki bir arıza, hassas koleksiyonlar için saatler içinde ciddi sonuçlar doğurabiliyor.
Madrid, Roma, Viyana ve Berlin için ortaya konulan yüksek kayıp senaryoları yalnızca ekonomistlerin ilgilenmesi gereken rakamlar değil. Çünkü Roma’nın ekonomisi küçülürken Roma’nın Colosseum’unu, Forum’unu, kiliselerini, müzelerini, arşivlerini, tarihi sokaklarını ve kültür turizmini nasıl koruyacağımız sorusu da aynı anda karşımıza çıkacak.
Türkiye de, iklim krizinin kültürel miras üzerindeki etkileri konusunda Avrupa’nın dışında değil. Tam tersine, Akdeniz kuşağında yer alan Türkiye için sıcaklık artışı, kuraklık, orman yangınları, aşırı yağışlar, kıyı erozyonu ve deniz seviyesindeki değişimler turizm açısından çok ciddi bir gelecek meselesi.
Üstelik bizim mirasımız yalnızca taş değil. Mutfak da, zeytinlik de, bağcılık kültürü de mirastır. Kurutma, salamura, fermantasyon, ekmek yapma, peynir üretme, ot toplama gelenekleri de kültürel mirasın parçalarıdır.
Müzik bile bundan bağımsız değil. Stradivarius kemanlarının yapımında tarihsel olarak kullanılan Val di Fiemme ladinlerinin iklim değişikliği ve zararlılar nedeniyle baskı altında olması, bize çok çarpıcı bir şey söylüyor: Kültür dediğimiz şey soyut bir alan değildir. Kültürün de bir hammaddesi vardır.

Venedik’teki La Fenice Opera Binası üzerinden düşünelim. Acqua alta olaylarının gelecekte daha sıklaşması, yalnızca Venedik’teki birkaç sokağın su altında kalması anlamına gelmiyor. Bir kültür kurumunun çalışma koşullarını, sanat üretimini, ziyaretçi deneyimini ve nihayetinde şehrin turizm modelini etkileyebilecek bir mesele ortaya çıkıyor.
Bu nedenle artık “iklim turizmi” derken yalnızca serin yerlere kaçmayı veya doğa turizmini düşünmemiz gerekiyor. İklim dirençli kültür turizmini de konuşmalıyız.
Bir antik kenti nasıl koruyacağız? Müzelerin iklimlendirme sistemlerini nasıl dönüştüreceğiz? Kıyıdaki tarihi kentlerde deniz seviyesinin yükselmesine karşı ne yapacağız? Arşivleri ve kütüphaneleri nasıl koruyacağız? Yangın riski taşıyan tarihi alanların çevresinde nasıl koruma kuşakları oluşturacağız? Turizm yatırımlarının iklim risklerini hesaba katmasını nasıl sağlayacağız? Ve en önemlisi, kültürel mirasın ekonomik değerini hesaplarken onun yerine konulamaz olduğunu nasıl modele dahil edeceğiz? İşte burada geleneksel ekonomi anlayışının önemli bir sınırına geliyoruz.
Bir otelin odasını yeniden yapabilirsiniz. Bir restoranı başka yere taşıyabilirsiniz. Bir yolun güzergâhını değiştirebilirsiniz. Ama yüzlerce yıllık bir freski yeniden “üretmek” mümkün değildir. Bir arkeolojik alan su altında kaldığında aynı tarihi yeniden kazamazsınız. Yanmış bir ahşap yapıyı yeniden inşa edebilirsiniz belki ama onun özgünlüğünü, malzeme tarihini, zanaatkârın el izini ve yüzyıllar boyunca biriktirdiği hafızayı aynı şekilde geri getiremezsiniz.
Bazı şeylerin fiyatı vardır ama yerine konulabilirliği yoktur. Turizm dünyasının bunu anlaması gerekiyor. Çünkü iklim krizi artık turizmin yalnızca “sürdürülebilirlik” başlığı altında konuşulabilecek bir konusu değildir. Bu, turizmin varlık sebebiyle ilgili bir meseledir.







Lütfen Bekleyin.