Turizm Tarihinden – 10 / Savaşın Ortasında Bir “Fam Trip”: 1917’de İstanbul’un Tanıtım Turu
Tarih 29 Ekim 1917. Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürüyor. Cephelerde silahlar susmamış, imparatorluk ayakta kalma mücadelesi veriyor. İşte tam o günlerde, Balkan Treni’yle bir grup Alman gazeteci İstanbul’a geliyor.
Bu heyet sıradan isimlerden oluşmuyor. Almanya’nın önde gelen gazetelerinin yöneticileri ve başyazarları var aralarında: Tägliche Rundschau, Leipziger Neueste Nachrichten, Kölnische Zeitung, Deutsche Tageszeitung, Königsberger Allgemeine Zeitung. Resmî statüsü olmayan ama her ayrıntısı titizlikle planlanmış 12 günlük bir program hazırlanmış.
Amaç açık: Müttefik Alman kamuoyuna “Geri Kalmış Doğu” klişesinin ötesinde, modernleşen bir Osmanlı başkenti göstermek. Bir bakıma, bugünün deyimiyle bir “imaj yönetimi” çalışması.
Programın içeriğine bakınca şaşırmamak elde değil. Bugün turizm sektöründe sıkça düzenlenen “fam trip”lerin (tanıtım gezilerinin) neredeyse yüz yıl önceki bir örneğiyle karşı karşıyayız.
Topkapı Sarayı, Hamidiye ve Bağdat Köşkleri, Harem ve Evkaf Müzesi ziyaret ediliyor. Galatasaray ve İstanbul Sultanisi’nden Darülmuallimat’a, Çamlıca Kız Sultanisi’nden Halkalı Ziraat Mektebi’ne kadar eğitim kurumları geziliyor. Heybeliada’daki deniz okulları ve Tıp Fakültesi programda. Hilâl-i Ahmer’in (bugünkü Kızılay) kadınlar atölyeleri ve aşevleri inceleniyor. Beykoz’daki askerî ayakkabı fabrikası ziyaret ediliyor. İki günlük Çanakkale cephesi turu yapılıyor. Ve final, Pera Palas’ta bir veda yemeğiyle tamamlanıyor.
Kısacası İstanbul’un “en iyi yüzü” masaya konuyor: Modern okullar, düzenli fabrikalar, sosyal yardım örgütleri, Çanakkale’de zafer kazanmış bir ordu, Boğaz’ın ve Adalar’ın büyüleyici manzarası…
Heyetin en çok etkilendiği alanların başında eğitim geliyor. Galatasaray ve İstanbul Sultanisi’nde Almanca derslere giriyorlar; öğrencilerin kısa sürede “hatasız Almanca” konuşmalarına hayran kalıyorlar. Çamlıca Kız Sultanisi’nde okul, Osmanlı ve Alman bayraklarıyla donatılıyor; kız öğrenciler hem okul marşını hem Alman millî marşını söylüyor, piyanoyla eşlik ediliyor. Bu sahne, savaşın ortasında kültürel ittifakın sembolik bir gösterisi gibi.
Halkalı Ziraat Mektebi’nde laboratuvarlar ve örnek tarlalar geziliyor. Heyet adına konuşan Pavel Beger, Almanya’nın bir sanayi ülkesi, Osmanlı’nın ise bir tarım ülkesi olduğunu; iki tarafın da pazar aradığını, bu tamamlayıcılığın ilişkileri güçlendireceğini söylüyor. Bugün “kazan–kazan” diye sunumlarda anlattığımız ekonomik modelin erken bir versiyonu adeta.
Hilâl-i Ahmer’in aşevlerinde her gün on binlerce kişiye din, dil, ırk ayrımı gözetmeden bir saat içinde yemek dağıtılması özellikle vurgulanıyor. Beykoz’daki askerî ayakkabı fabrikasında gördükleri düzen için heyet başkanı Rippler, Almanya’daki ileri fabrikalardan geri kalmadığını ifade ediyor.
Çanakkale gezisi ise duygusal zirve. Alman gazeteciler Dardanos’tan Arıburnu’na kadar cepheyi dolaşıyor; batık gemileri, siperleri ve savaşın seyrini anlatan harita ve maketleri inceliyor. Osmanlı ordusunun başarısını “tükenmez bir azim kaynağı” olarak niteliyorlar.
Son gün Pera Palas’taki yemekte heyetin en yaşlı üyesi Wyneken, beklediklerinden çok daha modern ve çağın gereklerini kavramış bir İstanbul gördüklerini söylüyor. Palaslardan okullara, fabrikalardan sosyal kurumlara uzanan bu tabloyu imparatorluğun geleceği için umut verici buluyor.
Peki yazılarında neyi öne çıkarıyorlar?
Dönemin gazetelerine yansıyan söyleşilerden üç ana eksen dikkat çekiyor.
Birincisi, imaj düzeltmesi. İstanbul’a gelmeden önce zihinlerinde “Doğulu masal kenti” imajı olan gazeteciler, yazılarında bunun ötesine geçen, kurumsallaşmaya çalışan bir başkent tasviri yapıyorlar. Okurlarına açık mesaj şu: “Gördüğümüz Osmanlı, alıştığınız klişelerden farklı.”
İkincisi, eğitim ve kadınlar. Öğretmen okulları, kız liseleri ve Almanca eğitimin başarısı özellikle vurgulanıyor. Bazı gazeteciler, Türkiye’nin geleceğinde kadınların hukukî ve sosyal açıdan daha güçlü bir konuma getirilmesi gerektiğini yazıyor.
Üçüncüsü, ekonomik tamamlayıcılık. Almanya’nın sanayi gücü ile Osmanlı’nın tarımsal potansiyeli arasında kurulacak işbirliğinin hem ticari hem siyasi ittifakı güçlendireceği düşüncesi öne çıkıyor.
Ve ilginç bir nokta daha: Turizm vizyonu. Wyneken, İtalya’ya alışmış Alman turistlerin rotalarını İstanbul’a çevirmeleri gerektiğini yazmayı adeta bir görev sayıyor. Yani savaşın ortasında bile, savaş sonrasının “İstanbul turizmi” hayali kuruluyor.
Elbette bütün bu metinleri saf birer gezi yazısı gibi okumak mümkün değil. Savaş koşulları ve ittifak ilişkileri, satır aralarında propaganda tonunu hissettiriyor. Ama yine de şu gerçek değişmiyor: 1917’de İstanbul, kendini dünyaya anlatmanın yollarını arıyordu.
Balkan Treni’nden inip Boğaz’a bakan o Alman gazeteciler, İstanbul’dan ayrılırken yalnızca bir şehir görmediler; bir potansiyel, bir ihtimal gördüler.
Yararlanılan kaynak: Çetin, S. (2025). Tasvîr-i Efkâr ve Vakit gazeteleri gözünden Alman gazeteciler heyetinin 1917 yılı İstanbul seyahati, Vakanüvis – Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 10(1): 313–349.







Lütfen Bekleyin.