• 13 Şubat 2026 10:35
  • 0
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Turizm Tarihinden-8 / İstanbul’dan Kalkan Kervanlar: Surre Alayları ve Hac Yolu

Bu yazıyı dinleyin
Nazmi Kozak 13 Şubat 2026 Turizm Tarihinden-8 / İstanbul’dan Kalkan Kervanlar: Surre Alayları ve Hac Yolu

Bugün uçakla birkaç saatlik bir yolculukla ulaştığımız Mekke ve Medine’ye, bir zamanlar aylar süren kervanlar eşliğinde gidiliyordu. O kervanların içinde sadece hac farizasını yerine getirmek isteyen Müslümanlar değil, bir imparatorluğun siyasi iradesi, dini hassasiyeti ve gönül zenginliği de taşınıyordu. Bu yüzden Osmanlı döneminin Surre Alayları ve hac kafileleri, yalnızca bir ulaştırma meselesi değil, başlı başına bir medeniyet hikâyesidir.

“Surre” kelimesi sözlükte, içine altın ve para konulan küçük kese demek. Osmanlı tarihine geldiğimizde ise bu kelime, her yıl hac mevsimi öncesinde İstanbul’dan Haremeyn’e –yani Mekke ve Medine’ye– gönderilen para, altın, Kâbe örtüsü, hediyeler ve yardımların genel adı hâline geliyor. Başlangıcı Abbâsîlere uzanan bu gelenek, Memlükler ve diğer İslam devletleriyle devam ediyor; Osmanlılarda ise özellikle Yavuz Sultan Selim’in hilafeti devralmasından sonra yeni bir anlam ve ihtişam kazandı. Surre artık sadece “yardım” değil, hilafetin, himayenin ve liderliğin görünür bir sembolüydü.

Surre Alayı, bir bakıma Osmanlı padişahlarının “Biz Haremeyn’in hizmetkârıyız” deme biçimi. Nitekim sultanların unvanları arasında yer alan “Hâdimü’l-Haremeyn” ifadesi bu zihniyetin özlü bir ifadesidir.

Surre-i Hümâyun Alayı, her yıl Receb ayının on ikisinde Topkapı Sarayı’ndan büyük bir merasimle uğurlanırdı. Kubbealtı’nda toplanan davetliler huzurunda Mekke emirine yazılan nâme-i hümâyun ve surre keseleri Kur’an tilaveti eşliğinde mühürlenir, Surre Emini denen güvenilir devlet adamına teslim edilirdi. Sarayın Bâb-ı Hümâyûn kapısından çıkan alayın başında padişahın hediyelerini taşıyan süslü deve ve mahmil yürür; ardından para keselerini, halıları, Kâbe örtüsünü, mushafları, seccadeleri, kaftanları ve diğer hediyeleri taşıyan katırlar dizilirdi. Halk, İstanbul sokaklarını bir bayram yeri gibi doldurur, alayı seyretmek için yollara dökülürdü.

Kervan Sirkeci’den Üsküdar’a geçer, oradan karayolu ile Anadolu içlerine uzanırdı. Takip edilen güzergâh sıradan bir rota değil, adeta bir “medeniyet hattı”ydı: Kartal’dan Gebze’ye, İznik’ten Eskişehir’e, Seyyidgazi’den Akşehir’e, Konya’ya, oradan Ereğli, Ulukışla, Gülek Boğazı, Adana, Misis, Payas, Belen, Antakya; ardından Şam, Hama, Humus, Muzayrib, Maan, Medine ve nihayet Mekke… Yolculuk boyunca 54 menzilde konaklanır, bazı yerlerde bir, bazılarında birkaç gün kalınırdı. Gidiş-dönüş toplamda yaklaşık doksan günü bulan bu seyahat, hacıların sabır imtihanı olduğu kadar Osmanlı’nın lojistik ve teşkilat gücünün de göstergesiydi.

İstanbul ve Kahire’den karayolu ile hacca gidecek kafileler Şam’da buluşur, oradan Hicaz’a hareket edilirdi. Surayya Faroqhi “Hacılar ve Sultan (1517-1638)” başlıklı kitabında her iki kafilenin Şam’da buluştuklarında sayılarının bazı yıllarda 150 bin rakamını aştığını yazar. 

Surre Alaylarının Hicaz’a seferi üç döneme ayrılır. 1517-1863 yılları arasındaki birinci dönemde karayolu, 1864-1907 yılları arasındaki ikinci dönemde denizyolu ve 1908-1914 yılları arasındaki üçüncü dönemde ise Hicaz Demiryolu’nun hizmete girmesiyle tren ile Surre Alayları Hicaz’a ulaştılar. 

Hac kafilesi için her menzilde nelerin gerektiğini düşününce, işin yükü daha iyi anlaşılır: Temel gıda maddeleri, hayvan yemleri, odun ve kömür, kandil yağı, su tulumları, giysiler, hediyelik bohçalar… Bütün bunlar daha yola çıkmadan hesaplanır, karşılanır, defterlere kaydedilirdi. Surre defterleri ve ferâşet çantaları sayesinde kimden ne gidiyor, kime ne ulaştırılacak tek tek yazılır; dönüşte de neyin yerine ulaştığı kayıt altına alınırdı. Bugün bile arşivlerde binlerce surre defterinin bulunması, bu ciddiyetin açık bir göstergesi.

Elbette Surre Alayları sadece “yardım” değildi. Haremeyn’e kesintisiz surre gönderebilmek, “Hicaz’a hâkimiyet bizdedir” demenin pratik bir yoluydu. Mısır hidivlerinin de surre merasimlerini giderek daha gösterişli hâle getirmeleri, Kahire sokaklarında mahmili halkın coşkulu katılımıyla dolaştırmaları, İstanbul’la yürütülen dinî ve siyasî nüfuz mücadelesinin adeta sahnedeki hâliydi. Bugün “yumuşak güç” dediğimiz şeyin, o günkü adı belki de “surre” idi.

II. Abdülhamid’in rüyası olan Hicaz Demiryolu ise bu uzun ve tehlikeli kara yolculuğunu kısaltmak ve güvence altına almak için planlanmıştı. Haydarpaşa’dan başlayan yolculuk, artık raylar üzerinden Medine’ye kadar ulaşabiliyordu. Rivayete göre Sultan, Medine’ye yaklaşan hat üzerinde tren sesinin rahatsızlık vermemesi için raylara keçe döşetmişti. Bu küçük ayrıntı bile, Surre Alaylarının ve hac yolculuğunun Osmanlı zihninde basit bir “ulaşım”dan çok daha fazla, derin bir saygı ve hassasiyet meselesi olduğunu gösteriyor.

İmparatorluğun son döneminde, hazinenin zorlandığı, savaşların üst üste geldiği yıllarda bile surre geleneği kolayca terk edilmedi. 1915’e kadar Haremeyn’e surre gönderme geleneği büyük ölçüde sürdü; şartlar ağırlaştıkça miktarlar azalsa da, “infak” emrini yaşatma iradesi bütünüyle kaybolmadı.

Belki bugün o kervanların çan sesleri, develerin ayak izleri, geceleri aydınlatan kandiller yok; ama Surre Alaylarının bıraktığı iz hâlâ bu coğrafyanın hafızasında yaşıyor. 

Yararlanılan Kaynaklar: Anonim Osmanlı Tarihi. (1949). XVI. asır anonim Osmanlı tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları; Atalar, M. (2003). Hac yolları ve Osmanlı surre alayları. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; Faroqhi, S. (1995). Hacılar ve Sultanlar: Osmanlı Döneminde Hac (1517-1638). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları; Işık, F. (2020). Surre Yolu, İçinde, Kozak, N. (Editör), Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/surre-yolu (Erişim tarihi: 06.02.2026); Yeşildağ, G. N. G. (2020). Surre Yolu, İçinde, Kozak, N. (Editör), Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/surre-yolu (Erişim tarihi: 06.02.2026).

 

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz