Bir Kalem, Bir Bavul: Falih Rıfkı Atay'ın Gezi Edebiyatı Üzerine Düşünceler
Falih Rıfkı Atay'ı ilk okuduğumda aklıma şu soru takıldı: Bu adam neden bu kadar çok yola çıktı? Çocukluğunun en tatlı anısının rıhtımdaki sefer gemilerinin düdük sesleri olduğunu söylüyor kendisi. Belki de bu yüzden. Belki bazı insanların içinde doğuştan bir hareket borcu vardır; bir ülke, bir nehir, bir kıyı şeridi onları borçlu bırakır ve ancak orada durarak ödeyebilirler o borcu.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında gezi yazısı türünde en çok eser veren sanatçı unvanını taşıyor Falih Rıfkı. Bu unvan akademik bir tespit, evet; ama ben onu bir unvandan çok bir yazgı olarak okuyorum. Çünkü onun gezileri turist kaygısıyla değil, bir tür entelektüel sorumlulukla başlıyor. Yeni kurulan bir cumhuriyetin gazetecisi olarak Moskova'ya da gidiyor Londra'ya da, Hindistan'a da Akdeniz'e de; her yerde aynı soruyu soruyor: Biz nasıl bir dünyaya tutunuyoruz?
Kitaplar ve Rotalar
Seyahat kitapları şu şekilde sıralanıyor: Faşist Roma, Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya (1930), Denizaşırı (1931, Brezilya hakkında), Yeni Rusya (1931), Moskova-Roma (1932), Londra Konferansı Mektupları (1931), Bizim Akdeniz (1934), Taymis Kıyıları (1934), Tuna Kıyıları (1938), Hind (1944), Yolcu Defteri (1946) ve Gezerek Gördüklerim (1970).
Bu listeye bakınca içimde bir harita açılıyor; üstelik coğrafi değil, zihinsel bir harita. Her kitap ayrı bir soru: Rusya komünizmi bize ne öğretir? İngiltere'nin “Dizbağı Ordeni” nereden geliyor? Hindistan'da sömürge yüzü nasıl görünüyor? Falih Rıfkı bir seyyah değil, bir muhasebeci gibi dolaşıyor dünyayı; elinde bir defter, aklında bir denge cetveli.
Bizim Akdeniz beni en çok duraksatan kitap oldu. Isparta, Burdur ve Antalya gezi izlenimlerini Bizim Akdeniz adlı eserinde dile getiriyor. Dışarıya değil, içeriye bakan bir gezi bu. 1934 yılında, Cumhuriyet'in onuncu yıl heyecanının henüz yerleşmemişken Anadolu içlerine açılıyor; sanki "biz kimiz?" sorusunu taşa, toprağa, zeytin ağacına soruyor. Bizim Akdeniz yazarın Cumhuriyet'in onuncu yıl kutlamaları sırasında düzenlenen yurt içi etkinliklere katılarak edindiği gözlem ve izlenimleri içeriyor. Ama bu resmî bir rapor değil. Orada bir duygu var, kışkırtıcı bir sevda; sanki Anadolu toprağını yeni keşfeden biri gibi yazıyor, oysa bu topraklar bin yıllık.
Taymis Kıyıları ise tam karşıtı bir his veriyor. Atay, özelde İngiltere ile Osmanlı-Türk, genelde ise Avrupa ile Asya-Afrika kültürleri arasında gündelik hayat, maddi kültür ve gelenekler bağlamında çarpıcı analizler yapıyor; dönemin Türkiye'sinin ve yeni cumhuriyetin Batılılaşma, çağdaşlaşma ve modernleşme sürecine dair çok önemli ipuçları sunuyor. Thames kıyısında yürüyen adam, aslında Ankara'yı düşünüyor. Londra sokaklarındaki düzeni görüyor, bir özlemle değil bir sorgulamayla. Bu mesafe fiziksel uzaklığın zihinsel bir yakınlaştırıcıya dönüşmesi bence Falih Rıfkı'nın en büyük yazı sırrı.
Üsluba Dair: Süssüz Ama Keskin
Türkçeyi süssüz, sanatsız ama etkin kullanan Atay, gezi yazılarını ve anılarını topladığı kitaplarıyla Cumhuriyet döneminde bu türlerin ilk özgün örneklerini verdi. Ben bunu okuyunca önce itiraz ettim içimden: "Süssüz" mü? Falih Rıfkı'nın cümlelerinde bir kuyumcu sabrı var, ama takı gibi parlayan değil, çelik gibi duran bir sertlik bu. Süs değil, yapı. Kısa cümleler arka arkaya diziliyor, her biri bir tuğla gibi; yüklü ama taşınabilir. O yüzden onu trenle, vapurla, otobüste okumak daha kolay geliyor bana; seyyar bir yazı bu, yürürken de dururken de okunan.
İlber Ortaylı, Atay'ın sürükleyici, zengin muhteviyatlı, zıt görünüm ve olaylara dayanarak tezlerini savunan bir üslubu olduğunu vurguluyor. "Zıt görünüm" diyorum ben de; çünkü Falih Rıfkı karşılaştırmayla düşünen bir adam. Manche Denizi'ni Marmara'ya benzetiyor, Paris kiliselerinde çocukların İngilizce dilenmesinden dil politikasına atlıyor. Bu zıtlıklar tesadüf değil; onun dünyayı anlama biçimi bu.
Gezi Edebiyatına Kazandırdıkları
Türk gezi edebiyatı Evliya Çelebi ile başlıyor, Tanzimat'la Batı'ya açılıyor; ama modern anlamda bir düşünen gezgin figürünü ilk Falih Rıfkı yaratıyor. Evliya Çelebi ile başlayan gezi yazısı kültürüne önemli bir tarz getiriyor. Bu tarz nedir? Şöyle tarif etmeye çalışayım: Gördüğünü anlatmak değil, gördükten sonra ne hissettiğini ve ne düşündüğünü anlatmak. Gözlem artı analiz. İzlenim artı ideoloji. Bu ikincisi, bugün yadırganan bir şey, biliyorum; ama Falih Rıfkı'yı kendi zamanının içinde okumak gerek. Cumhuriyetin henüz on yıl doldurmadığı bir çağda gezisi olan bir aydın, yolculuğunu kendi ülkesine bir aynadır tutuyor.
1931'de yayımladığı gezi notlarında yazar, genç cumhuriyete farklı alanlarda iyi ve başarılı örnekler bulmak amacıyla yaptığı gezilerdeki gözlemlerine yer veriyor. Yani dolaşmak bir amaç değil, bir araç. Bu tutum bana büyük bir dürüstlük gibi geliyor: "Ben güzel manzara aramıyorum, iyi bir sistem arıyorum" diyor adeta. Gezi notunu manifestoya dönüştürüyor; ama kuru bir manifesto değil, akıcı, neredeyse şiirsel bir manifesto.
Ortak Bir Destinasyon Mümkün mü?
Şimdi kendime şu soruyu soruyorum: Falih Rıfkı'nın bütün bu kitaplarından bir ortak coğrafya çıkartsak, turizm için bir ruhsal rota oluşturabilir miyiz?
Bence evet. Ve bu rota bambaşka bir turizm anlayışı önerir.
Falih Rıfkı'nın izinden gitmek demek, şöyle bir yolculuk yapmak demek: Önce Antalya, Isparta, Burdur üçgeni. Çünkü Bizim Akdeniz'deki Anadolu, gösterişsiz güzelliklerin, Akdeniz'in sükunetle taşan sessizliğinin coğrafyasıdır. Oradan Thames kıyısına bir karşılaştırma noktası olarak Londra uzanmak. Ardından Tuna boyunca Orta Avrupa'yı, Hindistan'ı, Rusya'yı düşünmek; ama bunları bir turist rehberiyle değil, Falih Rıfkı'nın kitabıyla elinde gezmek.
Bu rotanın asıl destinasyonu aslında bir şehir değil, bir bakış açısı. "Dünyayı kendi ülkemden okumak" diyebilirim buna. Falih Rıfkı her yabancı şehirde Türkiye'yi görüyor; her yabancı nehirde kendi nehrinin sesini duyuyor. Bu, bugünün seyahat kültüründe neredeyse yok olan bir şey: Yolculuğu bir öğrenme ritüeli olarak yaşamak.
Bizim Akdeniz'den yola çıkan bir kültür turizmi rotası, bugün hem Isparta gül bahçelerini hem Antalya antikitesini hem de Türk edebiyatını tek bir çatı altında birleştirebilir. Falih Rıfkı'nın gezi notlarını eline alan bir okuyucu, Antalya'ya indiğinde bir şehir değil, bir metin okuyor gibi hisseder kendini. Taşların arasında cümle arıyor, zeytinliklerde paragraf.
Ve belki de en iyi turizm bu değil midir? Gördüğünü anlatan değil, gördüğünü düşünen turizm.
Falih Rıfkı Atay'ı okumak bana her seferinde şunu hatırlatıyor: En derin yolculuklar coğrafyada değil, kafada yapılır. Ama iyi bir kafa, coğrafyaya ihtiyaç duyar. Bu yüzden o hiç durmadı. Ve ben de onun kitaplarından birini çantama koyduğumda, seyahat etmeye hazır olduğumu hissediyorum; gideceğim yere değil, gördüklerim hakkında düşüneceğim derinliğe.







Lütfen Bekleyin.