Sait Faik'in Peşinde; Bir Yazarın İstanbul'u, Bir Adanın Sessizliği
Bazı yazarlar bir şehri anlatır, bazıları bir şehri yer değiştirir. Sait Faik Abasıyanık, İstanbul'u iki mevsime böldü: kışı Şişli'de, Rumeli Caddesi'ndeki apartman dairesinde geçirdi; yazı ise 1938'de ailenin satın aldığı Burgazada'daki köşke taşıdı. Bu ikili yaşam, onun edebiyatını da ikiye ayırmış gibidir — bir yanda kalabalığın, meyhanenin, kahvenin adamı; öte yanda tekneyle, balıkçıyla, sedir ağacının gölgesiyle konuşan adam. Bugün onun izinden çıkacağımız rota da bu ikiliği takip ediyor: şehrin gürültülü yakası ile adanın sessiz yakası arasında gidip gelen bir güzergâh.
Bu bir “gezi rehberi” olmaktan çok, bir yazarın kendi coğrafyasında yeniden okunması. Çünkü Sait Faik için mekân hiçbir zaman dekor değildi; hikâyenin kendisiydi. Semaver'deki balıkçı kahvesi de Alemdağ'da Var Bir Yılan'daki orman da kendi teninde taşıdığı bir coğrafyaydı onun için.
Durak 1 — Şişli, Rumeli Caddesi: Kışın Yazarı
Rota, sık sık atlanan ama aslında başlangıç noktası olması gereken bir yerden başlamalı: Şişli. Babasının 1934'te İstanbul'a geri çağırdığı Sait Faik, uzun yıllar Rumeli Caddesi üzerindeki apartmanda annesiyle birlikte yaşadı. Burada geçirdiği kışlar, onun şehir hikâyelerinin kalabalığın içinde yalnız kalan adamların, kahvehane köşelerinde oturup insan seyreden anlatıcıların zeminini oluşturur. Bugün o apartmanın önünden geçen biri için burada durup düşünmek gereken şey şudur: Sait Faik'in “yer” duygusu hiçbir zaman tek bir adrese sığmadı; o, kışın şehrin telaşına, yazın adanın durgunluğuna aynı sadakatle bağlıydı.
Gastronomik olarak Şişli-Nişantaşı hattı bugün de eski usul lokantalarını, kuru yemişçilerini barındırıyor; ama bu durağın asıl işlevi bir “başlangıç eşiği” olması rotanın geri kalanını anlamlandıran bir kontrast noktası.
Durak 2 — Beyazıt, Meserret Kahvesi: Sözün Dolaştığı Masalar
Şehir merkezine indiğimizde, edebiyat tarihinin en kalabalık kahvehanelerinden birine uğramadan geçmek olmaz. Beyazıt'taki Meserret Kahvesi, yüzyılın başından beri yazarların, gazetecilerin buluştuğu bir adres oldu; Reşat Nuri'den Yaşar Kemal'e, Orhan Kemal'den Sait Faik'e kadar pek çok kalem burada bir kahve ya da çay eşliğinde oturdu. Salah Birsel'in tarif ettiği gibi, İstanbul'da bir kez olsun Meserret'te oturmamış edebiyatçı neredeyse yok gibiydi.
Bugün mekânın kaderi değişmiş olsa da Beyazıt'ın o meydan havası, kubbeli çınarların altında hâlâ bir kahve molası vermeye elveriyor. Rotada bu durak, gastronomiden çok bir “ritüel” durağı: sade kahve, gazete, sessiz bir gözlem alışkanlığı Sait Faik'in hikâyelerindeki anlatıcının doğduğu iklim.
Durak 3 — Beyoğlu, Nevizade ve Balıkpazarı: Rakı Sofrasının Edebiyatı
Rotanın gastronomik omurgası burada kuruluyor. Sait Faik'in adı, Beyoğlu'nun meyhane tarihine birkaç farklı adresle birlikte yazıldı. Balıkpazarı'ndaki köklü Cumhuriyet Meyhanesi'nde Yahya Kemal'den Tarık Buğra'ya uzanan bir yazar kalabalığının arasında o da vardı; yazın Çiçek Pasajı'na taşan masalarıyla ünlenen bu mekân, dönemin edebiyat sohbetlerinin en canlı sahnelerinden biriydi. Nevizade'de ise Lefter'in Meyhanesi, Orhan Kemal ve Özdemir Asaf gibi isimlerle birlikte Sait Faik'in de uğrak yeriydi — küçük bir mekân, altı çeşit mezeyle gelen bir duble rakı, köşede çalan bir laterna.
Bu durağın gastronomisi nettir: rakı ve meze kültürü, yani paylaşılan sofra. Fava, deniz börülcesi, patlıcan salatası gibi klasik mezeler; taze balık; ve en önemlisi, sofranın kendisinin bir sohbet zemini olması. Sait Faik'in hikâyelerinde yemek nadiren sadece “yemek”tir, çoğunlukla bir insanla kurulan ilişkinin, bir anlatının eşiğidir. Bugün Nevizade'nin daralan ama hâlâ nefes alan sokaklarında bu mirası hissetmek mümkün; yeni nesil meyhaneler klasik meze kültürünü çağdaş dokunuşlarla sürdürüyor.
Durak 4 — Kadıköy İskelesi'nden Vapura: Geçişin Kendisi Bir Hikâye
Rotanın en “Sait Faikçe” anı belki de bir yerde durmak değil, bir yerden bir yere geçmektir: vapur yolculuğu. Kadıköy ya da Sirkeci'den kalkıp Adalar'a giden vapur, onun pek çok hikâyesinde sahne değiştirme anı olarak belirir güvertede oturmuş, martıları izleyen, yanındaki yolcuyla laf atan bir anlatıcı sesi. Bu durakta önerimiz basit: telefonu cepte bırakıp güvertede durmak, çayı yudumlarken denizin kokusunu, martı bağırışlarını, Boğaz'dan Marmara'ya geçişin ışık değişimini fark etmek. Sait Faik'in İstanbul'u, iki nokta arasındaki bu geçişlerde en çok kendisi oluyor.
Durak 5 — Burgazada, Çayır Sokak: Evin Sessizliği
Vapur Burgazada'ya yanaştığında, iskeleden on dakikalık bir yürüyüşle Çayır Sokak'a, Sait Faik Abasıyanık Müzesi'ne varılır. 1938'de satın alınan bu köşkte, babasının ölümünden sonra yazları annesiyle birlikte yaşadı; 1945'te hastalandıktan sonra ise zamanının büyük kısmını burada geçirdi. Annesi Makbule Hanım'ın vasiyetiyle Darüşşafaka Cemiyeti'ne bağışlanan ev, 1959'da müze olarak açıldı ve bugün de yazarın masası, mektupları, el yazmaları, kitaplığıyla ziyaretçilerini bekliyor.
Bembeyaz cephesi, bahçesindeki oturmuş heykeliyle bu köşk, bir yazarın “yer” ile kurduğu en sahici ilişkinin somut hâli. İçeride fazla eşya yok — bir yatak, bir masa, birkaç sandalye ama tam da bu sadelik, Sait Faik'in nesir diline çok yakışıyor: süssüz, dolaysız, insana bakan bir dil.
Rotanın bu durağında gastronomiden çok bir sessizlik öneriyoruz: müzenin çatı katından denize bakan pencere, adanın çamlarından süzülen rüzgâr.
Durak 6 — Kalpazankaya: Manzaranın ve Balığın Buluştuğu Yer
Müzeden sonra adanın en bilinen köşesine, Kalpazankaya'ya yürünür. Sait Faik burada uzun saatler geçirir, denize bakar, metinleri üzerine düşünürmüş; 2003'te mesire yerine dönüştürülen bu köşe, bugün hem manzarasıyla hem restoranıyla ziyaretçilerin uğrak noktası. Bir dönem burada bulunan, sonra müze bahçesine taşınan heykeli, yazarın bu köşeyle kurduğu bağın hâlâ hatırlanan bir izi.
Kalpazankaya, rotanın gastronomik doruk noktalarından biri: gün batımına karşı taze balık, meze ve Sait Faik'in kendisinin bir zamanlar söylediği gibi, yazarlık dışında yapmaktan en çok keyif alacağı iş olarak tarif ettiği kahvecilik kültürünün izleri. Denize bakan bir kır kahvesinde oturup farklı insanlarla tanışmak, onların hayatına kulak vermek: bu, sadece bir yeme-içme molası değil, onun hikâyeciliğinin de yöntemiydi.
Durak 7 — Madam Marta Koyu: Adanın En Durgun Noktası
Rotayı kapatmadan önce, adanın en sakin köşelerinden Madam Marta Koyu'na uğramak gerekiyor. Kalabalıktan uzak, deniziyle baş başa kalınan bu koy, Sait Faik'in insanlardan kaçıp sığındığı Burgazada'nın özünü taşıyor. Buradaki mola, günün gastronomik yoğunluğundan sonra bir sindirim molası kadar, bir “yeniden bakış” molası da olabilir: elinizde bir bardak çay, karşınızda deniz, aklınızda az önce müzede gördüğünüz el yazması sayfalar.
Rota Üzerine Son Söz: Bir Yazarın Coğrafyasında Yürümek
Bu güzergâhı tek günde tamamlamak mümkün sabah Şişli'den başlayıp Beyazıt, Beyoğlu üzerinden öğleden sonra vapura binmek, akşamüstünü Burgazada'da geçirip gün batımını Kalpazankaya'da karşılamak. Ama asıl mesele hız değil, bakış açısı: Sait Faik'in hikâyelerini okumuş biri için bu rota, kurmacanın gerçek zeminine dokunmak anlamına geliyor. Okumamış biri içinse, bu yürüyüşün sonunda kitaplığına bir Sait Faik kitabı eklemek gibi bir “yan etkisi” olması hiç şaşırtıcı olmaz.
Çünkü onun bütün eserinde tekrarlanan bir şey varsa, o da şudur: insan, ancak bir yere gerçekten bakarsa, oradan bir hikâye çıkar. Şişli'nin kışı da Burgazada'nın yazı da Nevizade'nin masası da Kalpazankaya'nın gün batımı da hepsi aynı bakışın farklı saatleri.







Lütfen Bekleyin.