Victor Hugo'nun Paris'i
Bir şehri gerçekten tanımanın yolu, ona âşık olmuş birinin gözünden bakmaktan geçer. Victor Hugo, on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sının en gürültülü, en uzun soluklu sevdalısıydı Paris'in bazen sürgünden hasretle yazan, bazen taşların arasında dolaşıp onları konuşturan, bazen de kentin kendisini bir kürsüye çıkarıp söz veren biri olarak.
Hugo'nun Paris'le ilişkisi, 1831'de yayımlanan Notre-Dame de Paris'te başlar aslında bir kurtarma hamlesi olarak. Katedral o yıllarda ihmal edilmiş, restorasyonu bekleyen, üstelik yıkılması bile gündeme gelmiş bir yapıdır. Hugo, romanını yazarken şehrin gotik hafızasına bir anıt dikmek ister; kitabın ortasında, mimariyi matbaaya karşı savunduğu ünlü bölümde şöyle yazar: "Bu, onu öldürecek." Kitap taşı öldürecektir, der Hugo; çünkü insanlık düşüncesini artık katedrallerin cephelerine değil, sayfalara kazımaya başlamıştır. Ama ironik olan şu ki, bu cümleyi yazarken bile Hugo, taşın diliyle konuşmaktan vazgeçmez. Ona göre Notre-Dame'ın kendisi zaten bir kitaptır yüzyıllar boyu farklı ustaların, farklı çağların üst üste yazdığı, taştan bir palimpsest.
Otuz altı yıl sonra, 1867'de, artık III. Napoléon'un imparatorluğuna sürgün bir muhalif olarak Guernsey'de yaşayan Hugo, Paris'i bu kez doğrudan konu alan bir metin kaleme alır: 1867 Exposition Universelle'i için hazırlanan Paris-Guide'ın önsözü. Şehri fiziksel olarak göremediği, sokaklarında yürüyemediği bir dönemde yazdığı bu metin, tuhaf bir biçimde onun Paris'e dair en iddialı, en manifesto niteliğindeki yazısı olur. Orada şu tanımı yapar:
"Paris bir şehir değildir; bir iktidardır."
Bu cümle ilk bakışta bir övgü gibi görünse de aslında Hugo'nun kente yüklediği ağırlığı gösterir. Ona göre Paris, sınırları belediye haritasıyla çizilebilecek bir yerleşim değil, fikirlerin, biçimlerin, isyanların kaynaklandığı bir merkezdir; çevresine, "sinir merkezi" gibi etki eden bir yerdir: "Paris'in yeryüzünde bir sinir merkezi etkisi vardır. O titrerse, dünya ürperir." Hugo için Paris'in asıl işlevi yaymaktır, dağıtmaktır: "Paris'in işlevi, fikrin dağılmasıdır." Ve bu dağıtma edimini bir ekin metaforuyla anlatır, belki de en güzel cümlelerinden biriyle: "Paris bir ekincidir. Nereye eker? Karanlığa. Neyi eker? Kıvılcımları."
Bu satırları okurken insan, Hugo'nun kendi sürgün konumunu da bu tanıma sızdırdığını fark ediyor. Kendisi de karanlığa bir şeyler eken biri değil midir zaten denizin öte yakasından, göremediği bir şehre mektup yazan? Paris'i bu kadar hareketli, bu kadar diri tarif etmesinin altında, belki de ona dokunamamanın verdiği bir açlık vardır. "Être Paris, c'est marcher," diye yazar bir başka yerde "Paris olmak, yürümektir." Sürgündeki bir adamın en çok özlediği şey de zaten bu olsa gerek: bir şehrin sokaklarında, hiçbir engelle karşılaşmadan yürüyebilmek.
Hugo, Paris'i yalnızca siyasi ya da toplumsal bir güç olarak değil, edebi bir varlık olarak da görür. "Paris'i tamamlayan ve taçlandıran şey, onun edebî oluşudur." Bu cümle, aslında Hugo'nun kendi yazarlık serüvenini de özetler: o da bu şehri önce taşlarıyla, sonra sokaklarıyla, sonra da bir fikir olarak yeniden yazmıştır. Aynı önsözde, geleceğe dair bir öngörüde bulunarak Paris'i giderek daha geniş bir aidiyetin merkezi olarak tahayyül eder — başkenti Paris olan ama artık Fransa denmeyecek, önce Avrupa, sonunda da İnsanlık denecek bir birliğin merkezi olarak.
Bugün Paris'e gidip Notre-Dame'ın önünde durduğunuzda, karşınızdaki yapının bir bölümü hâlâ Hugo'nun kalemine borçludur; 2019 yangınından sonraki restorasyon tartışmalarında bile onun adı defalarca anıldı, çünkü kentin kolektif hafızasında Notre-Dame'ı bir kez daha "kurtaran" kişi olarak o duruyor. Ama asıl kurtardığı şey belki de taş değildi; bir şehrin kendi kendine dair düşünme, kendi kendini bir fikir olarak tarif etme cesaretiydi. Hugo'nun Paris'i, haritada bulunan bir yer değil, ona bakan herkesin içinde yeniden kurduğu bir metindi ve belki her yazarın kendi şehriyle kurduğu ilişki de, tam olarak bundan başka bir şey değildir.







Lütfen Bekleyin.