İki Kars: Cemal Süreya'nın Hiç Görmeden Yazdığı Şehir
Erzurum'dan Kars'a gidiyordum. Valizimde birkaç şairin, birkaç yazarın kitabı vardı; yolda okurum diye son anda "Göçebe"yi de sıkıştırmıştım aralarına. Kars şiiri işte o kitabın içindeydi. Yol uzun, gökyüzü alçak, ova ise bir o kadar sessizdi; ben de sayfaları çevirip şiiri baştan sona okudum. Hikâyesini de biliyordum zaten bu şiirin şairin hiç görmediği bir şehir için, Paris'te, bir kış gecesi yazıldığını. Kars'a girerken, tam da o dizelerin arasından geçerken, içimden değil, sesli düşünmüştüm: "İyi ki Kars'ı görmeden yazmışsın Usta."
Çünkü şehir, ufukta ağarmaya başladığı andan itibaren bana bunu söylüyordu. O kadar çıplak, o kadar rüzgârlı, o kadar gerçekti ki karşımdaki manzara; şiirdeki o beyaz, uykusuz, neredeyse dokunulmamış hüzünle hiç örtüşmüyordu. Bir şehri hiç görmeden sevmek mümkün müdür? Cemal Süreya'nın hikâyesi bu soruya en tuhaf, en içli cevaplardan birini verir: Evet, mümkündür hatta bazen görmeden sevmek, görüp sevmekten daha derindir.
1961 kışı. Cemal Süreya, o yıllarda henüz "Üvercinka"nın şairi kadar tanınmayan, Maliye Bakanlığı'nda çalışan bir devlet memuru. Maliye Denetim Usulleri ve İktisadi Devlet Teşekkülleri'ni incelemek üzere Paris'e gönderilmiş. Bir masanın başında rakamlarla, denetim raporlarıyla uğraşan bir adam düşünün; ama pencereden dışarı baktığında gördüğü şey Seine değil, hiç gitmediği bir Anadolu şehrinin karlı sokakları oluyor. Paris'te, karlı bir kış gecesinde, önüne kâğıdı çeker ve "Kars" diye başlar bir şiire.
Oysa Kars'ı görmemiştir. Ne o taş evleri ne Kars Kalesi’ni ne Kars Çayı'nın kıyısını ne de o rüzgârın insanın yüzünü keser gibi estiği geniş meydanları. Elinde yalnızca kelimenin kendisi vardır "Kars" ve bu kelimenin çağrıştırdığı bir soğukluk, bir uzaklık, bir yalnızlık hissi. Şiir oradan doğar:
Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerimin arası
Sen küçüğüm sımsıcak
Ne derler ona – bu kızakta
Boyuna türküler yakıyorsun ya
Sanki her türküden sonra
Hohlasan gök buğulanacak
Bu dizelerde gerçek bir coğrafya yoktur; bir ruh hâli vardır. Kars, burada bir yer adı olmaktan çıkıp bir duyguya dönüşür uzaklığın, soğuğun hem ölümün hem de bir çocuğun sıcaklığının aynı satırda yan yana durabildiği bir iç coğrafyaya. Süreya'nın Paris'teki penceresinden düşlediği Kars, belki de hiçbir haritada olmayan, yalnızca dilde var olan bir şehirdir.
Kaderin garip bir cilvesi, birkaç yıl sonra bu hayali tamamlar: Cemal Süreya, maliye müfettişi olarak gerçekten Kars'a gönderilir. Paris'te adını andığı, hakkında şiir yazdığı şehre bizzat ayak basar.
Anla ki her durakta
Yok sınırları aşkın
O iyi yüzlü Tanrı
Beklesin dursun bizi
Kurduğumuz rahat tuzakta
İnsan Kars'a ilk vardığında önce ışığı hisseder o yüksek, keskin, adeta camdan bir ışık. Sonra rüzgârı. Kale'nin gri taşları, aşağıda sessizce akan Kars Çayı, dar sokaklarda yüzyıllardır aynı kalmış gibi duran taş evler, kahvehanelerden yükselen soba dumanı. Bu şehir, insanı hemen teslim almayan, önce sınayan bir şehirdir; güzelliğini kolay vermez, tıpkı yüzyıllar boyunca kalesini kolay teslim etmediği gibi.
Süreya da bu şehri gezer, sokaklarını, kalesini, çayının kıyısını görür ve orada, gerçek Kars'ın içindeyken, ikinci bir "Kars" şiiri yazar. Ama sonradan kendi ağzından anlattığına göre, bu ikinci şiir onu tatmin etmez. Kars'ı görmeden yazdığı ilk şiir daha güzeldir; şehri gördükten sonra yazdığı ikinci şiir, hayalindeki kadar dokunaklı değildir. Ve yaptığı şey çarpıcıdır: o ikinci şiiri yırtıp atar.
Burada durup düşünmek gerekir. Bir şair, gözleriyle gördüğü, ayaklarıyla dolaştığı, elleriyle dokunduğu bir gerçekliği bırakıp, yalnızca hayal ettiği bir gerçekliği tercih ediyor. Bu, sanatın en eski, en kırılgan sırlarından birine dokunur: bazen imgelem, gerçeğin kendisinden daha güçlü bir hakikat üretir. Mecnun için de aşkın kendisi, Leyla'nın ete kemiğe bürünmüş hâlinden daha büyüktür. Süreya'nın Paris'te düşlediği Kars da belki tam olarak böyle bir şeydi: dokunulmadığı için el değmemiş, görülmediği için sınırsız, tarif edilmediği için her okurun kendi hüznüyle doldurabileceği bir boşluk.
Kars'ın sokaklarında, o taş binaların arasında yürürken insan bunu düşünmeden edemiyor. Şair buradan geçmiş, bu kaldırımlarda yürümüş, belki bu çayın kıyısında durup Paris'te yazdığı dizeleri hatırlamıştır: "donmuş gözlerimin arası." Gerçek Kars'ın soğuğu, hayalindeki soğuktan farklı bir soğuktu belki daha sert, daha somut, daha az şiirsel. Hayalin sisiyle örtülü bir şehir, gözlerinin önüne çıplak gerçekliğiyle serildiğinde, bazen tahammül edilemeyecek kadar "gerçek" olabiliyor.
Yine de yırtılıp atılan o ikinci şiir bile, aslında bir tür sadakattir şiire, hayale, ilk sezginin saflığına duyulan bir sadakat. Süreya, gerçeği hayalin önüne geçirmeyi reddetmiştir. Bu da onu sıradan bir gözlemciden çok, düşe inanan bir şair yapar.
Bugün Kars'a gidenler, kalenin burçlarından şehri seyredenler, çayın kıyısında durup suyun sesini dinleyenler, aslında iki farklı Kars arasında gidip geliyorlar demektir: biri taştan, sudan, rüzgârdan yapılma gerçek şehir; öbürü ise bir şairin Paris'te bir kış gecesi, hiç görmediği bir yer için duyduğu o tuhaf, açıklanamaz özlemden doğan hayalî şehir. Ve ne tuhaftır ki, yüz yıllar sonra bile insanların hafızasında yaşamaya devam eden, çoğu zaman ikincisi oluyor.
Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri
Cemal Süreya'nın Kars'ı, belki de bu yüzden hâlâ okunuyor: çünkü bize gösterdiği şey bir şehir değil, bir şehri hiç görmeden de sevebileceğimiz, üstelik bu sevginin bazen gerçek olan her şeyden daha kalıcı olabileceği gerçeği. Şiir, bazen coğrafyadan daha güçlüdür. Kars, Süreya için önce bir kelime, sonra bir hayal, en sonunda da belki bilerek, belki istemeden sonsuza dek hayal olarak kalmayı seçtiği bir şehir oldu.
Valizimdeki "Göçebe"yi kapatırken, aynı kitabın başka bir sayfasında, Kars kadar bilinmeyen bir şiirle karşılaştım yine: "Ülke". Orada da aynı ses vardı uzağı, kaybı, sürgünü bilen o ses:
Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Kardeşim olan gözlerini unutamadım
Usta, sözün bittiği yerde de bir şehir bırakırmış geriye insana.






Lütfen Bekleyin.