• 25 Ağustos 2026 15:30
  • 0
  • 5 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Uzakta Kalan Şehir: Cahit Sıtkı Tarancı ve Diyarbakır

Bu yazıyı dinleyin
Hüsamettin Oğuz 25 Ağustos 2026 Uzakta Kalan Şehir: Cahit Sıtkı Tarancı ve Diyarbakır

Cahit Sıtkı Tarancı, 2 Ekim 1910'da Diyarbakır'da, Pirinççizadeler ailesinin ilk torunu olarak dünyaya gelir. Şehrin taş sokaklarında, Dicle'nin ağır akışında, surların gölgesinde geçen bu çocukluk, ondan on dört yaşında bir kesintiyle koparılacaktır: ailesi onu ilkokul sonrası İstanbul'a gönderir. Bu ayrılık, sıradan bir taşınma değil, şairin bütün hayatını biçimlendirecek bir yaradır. Diyarbakır, ondan sonra Tarancı için artık bir harita noktası olmaktan çıkıp, hep geri dönülen ama bir daha hiç aynı biçimde ele geçirilemeyen içsel bir imgeye dönüşür.

Kendi ağzından dinlediğimizde bu kopuşun sertliği daha da belirginleşir. On dört yaşında yaşadığı o ani kopuşu yıllar sonra şöyle anlatır: böyle birden bire uzaklara atılmak... yabancı bir yerde yatıp kalkmak... mukadderatın amansız bir fermanıdır. Bir çocuğun kaderine boyun eğişidir bu; ama aynı zamanda bir daha hiç dinmeyecek bir özlemin de başlangıcıdır.

Bir Vazife Olarak Sevgi

Tarancı, Diyarbakır'a duyduğu bağlılığı en çıplak haliyle şiirlerinde değil, kız kardeşi Nihal'e yazdığı mektuplarda dile getirir. 1930'da ona şöyle yazar: “İstanbul çok güzel Nihal... Fakat içinde doğup büyüdüğümüz Diyarbakır daha güzeldir...” Bir yıl sonra, 1931'de bu duygu neredeyse bir inanca dönüşür: “Diyarbakırlı olmak şeref olsa gerek... Oranın topraklarında bize yakınlık var. Oranın havası ciğerlerimizi iftiharla şişirecek, ne de olsa temiz, öz havamızdır.” Ve bir başka satırda, sevgiyi bir görev derecesine yükseltir: “Diyarbakır'ı sevmek bir vazife ve hem de ihmal edilmeyecek mukaddes bir vazifedir.”

Bu satırlar, uzaktaki bir çocuğun memleketini idealize etmesinden daha fazlasını taşır. Şairin kimliğini artık coğrafyaya değil, duyguya ve belleğe dayandırdığını gösterir. Diyarbakır onun için bir adres değil, bir “vazife”dir; unutulmaması, ihmal edilmemesi gereken kutsal bir bağdır.

Şiire Sızmayan Şehir, İçe Sızan Özlem

Buna karşın Tarancı'nın şiirlerinde Diyarbakır'ın adı neredeyse hiç geçmez. Dostu Ziya Osman Saba'ya 1933'te yazdığı bir mektupta bu tuhaf çelişkiyi kendisi de sorgular: Diyarbekir kokulu şiir olur mu Ziyacığım?” Bu soru, memleket temalı, yöresel bir şiire karşı estetik bir çekingenliği, hatta bir direnci ele verir. Tarancı, geride bıraktığı şehri doğrudan adlandırarak değil, çocukluğun evrensel dilinde, herkesin tanıyabileceği bir özlem biçiminde şiire taşır.

Bu yüzden onun “memleket” şiirleri aslında birer çocukluk şiiridir. “Sıla” adlı şiirinde geçmişe döndüğünde aklına ilk gelen şey basit ama yürek burkan bir ayrıntıdır:

Çocukluğumda uçurttuğum uçurtmalar olacak

“Sıla”

Çocukluk” şiirinde ise bu kaybı neredeyse acımasız bir açıklıkla ifade eder:

Affan Dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu

“Çocukluk”

Sanki çocukluk -ve onunla Diyarbakır- satın alınabilecek, sonra da elden çıkacak bir şeydir. “Anne Ne Yaptın” şiirinde annesinin karnındaki o mutlak güvenliği anımsarken bile bu köksüzlük duygusu sezilir:

Karnında yaşıyordum, kâfiydi saadetim

“Anne Ne Yaptın”

Bugün Cuma şiirinde ise yere düşen bir ekmek kırıntısını öpüp başına götürdüğü günleri anar bereketin, saflığın, henüz kaybedilmemiş bir dünyanın izidir bu. Hey Gidi Güneşli Uykularda ise özlemini, hiç boğulmadığımız bir denizin masumiyetine benzetir:

Sularında boğulmadığımız deniz

“Hey Gidi Güneşli Uykular”

Diyarbakır'ın adı yoktur bu dizelerde; ama şehrin dokusu, ışığı, çocukluğun o güvenli evreni her satırın altından sızar.

Herkesin Memleketi

Tarancı'nın kişisel özlemi, “Memleket İsterim” şiirinde toplumsal bir çağrıya dönüşür. Kendi kaybettiği huzuru, bütün bir ülke, hatta bütün insanlık için diler:

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun

“Memleket İsterim”

Diyarbakır'da öğrendiği o temiz, öz hava”yı, artık bütün bir memleketin havası olarak hayal eder. Kişisel yara, evrensel bir barış özlemine dönüşmüştür.

Yolun Yarısında Bir Şehir Hatırası

Tarancı'nın en çok bilinen dizeleri, “Otuz Beş Yaş” şiirinde ölümü ve zamanın geçişini sorguladığı şu satırlardır:

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.

“Otuz Beş Yaş”

Bu şiir doğrudan Diyarbakır'dan söz etmez; ama bir ömrün ortasında durup geriye bakan bir sesin şiiridir ve Tarancı için geriye bakmak, her zaman önce Diyarbakır'a bakmak demektir. On dört yaşında koparılan bir çocuğun, otuz beş yaşında hâlâ o kopuşun hesabını sorduğu bir şiirdir aslında.

Cahit Sıtkı Tarancı, 12 Ekim 1956'da Viyana'da, doğduğu şehirden çok uzakta hayata gözlerini yumdu. Ama geride bıraktığı dizeler, bir çocuğun elinden uçan uçurtmalar, satılan bir çocukluk, öpülüp başa götürülen bir ekmek kırıntısı olarak, Diyarbakır'ı taşımaya devam ediyor. Şehir bugün onu kendi evladı olarak anarken, aslında şair de hiç ayrılmamış gibidir: sadece uzaktan, sessizce, bir “vazife” bilinciyle sevmeyi sürdürmüştür.

Yazımdaki mısra alıntıları “Otuz Beş Yaş”, “Memleket İsterim”, “Sıla”, “Çocukluk”, “Anne Ne Yaptın”, “Bugün Cuma” ve “Hey Gidi Güneşli Uykular” adlı şiirlerden; mektup alıntıları ise Tarancı'nın kardeşi Nihal'e ve dostu Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplardan derlenmiştir.

Yorumlar

  • Lütfen Bekleyin.

Yorum Yaz