Orhan Veli'nin İstanbul'u: Şiir Adlarıyla Bir Gezi
Bu şehirde bir adam vardı; şiiri meyhaneden, balıkçı tekesinden, sokaktan, Süleyman Efendi gibi sıradan insanlardan devşirirdi. Orhan Veli Kanık'ın izini sürerken duraklarımızı onun kendi şiirlerinden seçtim; her başlık aynı zamanda bir semt, bir uğrak, bir hatıra. Dizeler burada yalnızca süs değil, yol göstericidir her birinin peşinden, o dizenin açtığı kapıdan şairin hayatına giriyoruz.
Gidiş-gelişin iki hâli
Seyahat Üstüne Şiirler
I
Seyahat edildiği zamanlarda
Yıldızlar konuşur
Söyledikleri şeyler
Ekseriya hüzünlüdür.
II
Sarhoş olunduğu akşamlar
Islıkla çalınan şarkı
Neşelidir.
Halbuki aynı şarkı
Bir treninin penceresinde
Neşeli değil.
Şiirin iki bölümü aynı sesin iki farklı halini gösterir: meyhanede ıslıkla çalınan bir şarkı neşeliyken, aynı ezgi bir tren penceresinde hüzne döner. Bu ikilik, Orhan Veli'nin bütün hayatının da bir özeti gibidir; İstanbul'la Ankara arasında mekik dokuyan, PTT'de memurluk yapan, Gelibolu'da yedek subaylık görevini tamamlayan, Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda kısa bir süre çalışan ve nihayet 1947'de kesin olarak İstanbul'a dönen bir adamın hayatı. Bu geziye de tıpkı onun kendi hayatına döndüğü gibi, bir çıkış noktasından başlamak gerekir: 13 Nisan 1914'te, Beykoz'da bir yokuştan.
Beykoz'da bir başlangıç
Yokuş
Öteki dünyada akşam vakitleri
Fabrikamızın paydos saatinde
Bizi evlerimize götürecek olan yol
Böyle yokuş değilse eğer
Ölüm hiç de fena bir şey değil.
Orhan Veli, ölümü bile bir "yokuş" meselesine indirger; öbür dünyanın çekilir olup olmaması, eve giden yolun dik olup olmamasına bağlıdır onun için. Bu, mesafeyi ve yorgunluğu her şeyin ölçüsü sayan bir zihniyettir ve bu zihniyetin kökeni, sanıldığından daha somuttur. Kendisi de tam olarak böyle bir yokuşta, Beykoz Yalıköy'de, İshakağa Yokuşu'nda dünyaya gelmişti. Klarnet ustası bir babanın oğlu olarak doğduğu bu dik sokak, belki de onda yorgunluğun ve mesafenin şiirini ilk kez fısıldayan yerdi. Çocukluğu Beykoz'dan Beşiktaş'a, oradan Cihangir'e uzanan bir güzergâhta geçti; ilk mektebe Galatasaray'da başladı. Şehir, henüz ilkokul sıralarındayken bile ona bir "yazı" konusu gibi göründü — küçük bir hikâyesi "Çocuk Dünyası" dergisinde yayımlandı. Yıllar sonra ölümü bir yokuşla ölçmesi, belki de en başta öğrendiği bu yorgunluk dersine, çocukluğunun o dik sokağına bir dönüştü.
Çocukluğun ve gündelik hayatın sesi
Kapalı Çarşı
Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı işte.
Ya bu çamurdaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı…
Geceleri de ayakta mi dururlar böyle?
Ya bu pembezar gömlek?
Onun da bir hikayesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip geçme;
Kapalı Çarşı,
Kapalı kutu
Turistik gözle bakıldığında Kapalı Çarşı bir vitrindir; Orhan Veli'nin gözüyle bakıldığındaysa her rafın, her tezgâhın arkasında ölmüş bir abla, kurumamış bir çamaşır kokusu, çamurda ayakta bekleyen kadınların anlatılmamış hikâyesi vardır. Şair, çarşıyı "kapalı kutu" diye tanımlarken aslında bir uyarıda bulunur: buraya gelip geçme, altındaki hayatı görmeden. Bu bakış, onun İstanbul'a genel yaklaşımının da özetidir. Şehri kubbeli bir manzaradan çok, gözler kapalıyken dinlenen bir gürültü olarak tarif eder dalyanlarda çekilen ağların sesi, doklardan gelen çekiç darbeleri, sucunun çıngırağı… Kapalı Çarşı'nın telleri ve duvakları da bu büyük dinleme edimine katılan seslerden biridir; yalnızca eşya değil, arkalarında duran hayatlardır onu ilgilendiren.
— Beyoğlu'nda arkadaşlık
Meyhane
Mademki sevmiyorum artık,
O halde, her akşam
Onu düşünerek içtiğim
Meyhanenin önünden
Ne diye geçeyim?
Şiirdeki mantık oyunu tanıdıktır: sevmediğini söylerken bile, akşam yolunu hâlâ o meyhaneden geçirmenin bahanesini arar. Orhan Veli'nin meyhaneyle ilişkisi de tam böyle ikircikli bir alışkanlıktı hem bir kaçış hem bir alışkanlık hem de en çok da bir arkadaşlık mekânı. Bu arkadaşlığın kökleri Ankara'ya, babasının görevi nedeniyle tamamladığı lise yıllarına uzanır: Oktay Rifat'la ortaokulda, Melih Cevdet Anday'la lisede tanışır; üçü "Sesimiz" adlı bir dergi çıkarır, edebiyat öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Bu üçlü dostluk, sonradan "Garip" hareketine dönüşecek ortaklığın çekirdeğidir. İstanbul'a döndüğünde ise meyhane artık yalnızca bir şiir başlığı değil, gerçek bir adrestir: Beyoğlu'nda, özellikle Lambo'nun Meyhanesi'nde arkadaşlarıyla buluşur; gündüz küçük işlerde çalışıp geceleri şiir tartışan bu "üç kafadar", hayatı da kadehi de birlikte paylaşır. Kendi kaleme aldığı kısa özgeçmişinde "on yedi yaşında bara gittim, on sekizde rakıya başladım" diye anlatır bu dönemi az önceki dizelerdeki o "ne diye geçeyim" sorusunun cevabını da orada, o masalarda bulmuş gibidir.
Boğaz'da bir soluklanma
Bebek Suite'i
(Sekiz parçadan müteşekkildir.)
Yol
Düzdür.
Üzerinden tramvay geçer.
Adamlar geçer
Kadınlar geçer.
Kadınlar
Kadınlar…
Akşam, sabah
Tramvayı beklerler
Rejinin önünde…
Yeşil
Sevdikleri renk
Yeşildir.
Ellerinde
Yemek çıkınları.
Vatman
Hep karşıya bakar,
Cıgara içmez
Vatman
Ömür adamdır.
Peyzaj
Evler, dükkânlar, duvarlar,
Kömür depoları,
Deniz,
Çatanalar, mavnalar, kayıklar.
Deniz
Denizi kim sevmez
Üstünde ve kenarlarında
Balık
Tutulduktan sonra.
Balıkçılar
Bizim balıkçılar
Kitaplardaki balıkçılar gibi
Şarkıyı
Bir ağızdan söylemezler.
Senin Evin
Bütün bu yollardan
Tramvayla geçilir.
Halbuki senin evin
Daha ötededir.
Sekiz kısa parçanın hiçbiri tek başına bir "manzara şiiri" değildir; Orhan Veli burada bir güzergâhı, adım adım, neredeyse bir kamera gibi tarar düz yol, tramvay bekleyen kadınlar, sigara içmeyen vatman, kömür depoları, balıkçılar. Şiirin sonunda ortaya çıkan "senin evin daha ötededir" dizesi ise bütün bu sıradanlığın asıl amacını verir: bu uzun, gündelik yol, aslında bir yere varmak için katlanılan bir mesafedir. Şairin kendisi de şehrin gürültüsünden kaçıp zaman zaman tam bu hatta, Bebek'e uzanırdı. Suyun sakinliği, yalıların gölgesi, uzaktan gelen vapur düdükleri — Orhan Veli'nin şiirinde İstanbul'un yalnız çarşı-pazar tarafı değil, tramvayın sonunda açılan bu sakin kıyı hattı da yer bulurdu kendine; tıpkı "Bebek Suite'i"nin, bütün o sıradan yolculuğun ardından bir soluklanmayla bitmesi gibi.
Sokaktaki insanlarla
Montör Sabri
Montör Sabri ile
Daima geceleyin
Ve daima sokakta
Ve daima sarhoş konuşuyoruz.
O her seferinde,
«Eve geç kaldım» diyor.
Ve her seferinde
Kolunda iki okka ekmek.
"Daima" sözcüğünün üç kez tekrarı, bu dostluğu bir alışkanlığa, neredeyse bir ritüele dönüştürür: gece, sokak, sarhoşluk ve her seferinde aynı bahane, aynı iki okka ekmek. Orhan Veli'nin gezdiği İstanbul'da otel köşeleri, saray kapıları yoktur; onun yol arkadaşları tam da Montör Sabri gibi insanlardır — liman işçileri, tamirciler, ayakkabı boyacıları, meyhane müşterileri. Süleyman Efendi'nin mezar taşına adanan dizeler de Montör Sabri'yle geçirilen bu sarhoş gece sohbetleri de aynı "küçük adam" galerisinden çıkar. Şiirini halk diliyle, vezinsiz, süssüz kurma iddiası da tam burada, bu sokak arkadaşlıklarında filizlenir; kolunda hep aynı ekmekle eve geç kalan bir montör, ona büyük bir kahramandan daha gerçek görünür.
Yoksullukla umut arasında
Pazar Akşamları
Şimdi kılıksızım
Fakat borçlarımı ödedikten sonra,
İhtimal bir kat daha yeni esvaplarım olacak ve ihtimal;
Sen yine beni sevmeyeceksin…
Ve pazar akşamları,
Sizin mahalleden geçerken süslenmiş olarak,
Zannediyor musun ki;
Bende sana şimdiki kadar kıymet vereceğim…
Bu dizelerdeki yoksulluk göstermeliktir değil, gerçektir — ödenmemiş borç, eskimiş kıyafet, "ihtimal"lerle kurulan kırılgan bir gelecek tasavvuru. Orhan Veli'nin hayatı da uzun süre böyle geçti: PTT'de memurluk, kısa süreli öğretmenlik, Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'ndaki görevler — hiçbiri onu maddi olarak rahatlatmadı, ama hepsi ona yazacak zaman ve gözlem alanı bıraktı. Bu yoksulluğun ortasında, 1949'da biriktirebildiği parayla "Yaprak" adlı dergiyi çıkardı ilk ve tek dergisiydi bu ve tıpkı şiirdeki "bir kat daha yeni esvap" umudu gibi, ona yeni bir onur kazandırdı. İlk sayısından itibaren sayfalarını yine can yoldaşları Melih Cevdet ve Oktay Rifat'a açtı. Aynı yıl, hapse giren Nazım Hikmet için bu iki arkadaşıyla birlikte üç günlük açlık grevine gitti; dostluk onda hep, tıpkı şiirdeki gibi, kıymet vermenin ve verilmenin bir biçimiydi.
Beyazıt'tan Aşiyan'a
Ayrılış
Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.
Giden bir şeyin ardından bakakalmak, kendini atmamak, ağlayamamak bu üç dize, Orhan Veli'nin şiirinde nadir görülen bir teslimiyet anıdır. Ve gerçek hayatta da son durak, tam böyle ansızın ve hazırlıksız geldi. 1950 sonbaharında, bir gece yarısı, belediyenin açtığı bir çukura düştü; aldığı darbe birkaç gün sonra beyin kanamasına yol açtı ve 14 Kasım 1950'de, henüz otuz altı yaşındayken İstanbul'da hayata veda etti. Cenazesi, kalabalık bir topluluğun omuzlarında Beyazıt'tan Sirkeci'ye kadar taşındı; Aşiyan Mezarlığı'na, Boğaz'ın ta kıyısına defnedildi. Belki de son durağı da tıpkı "Bakakalırım giden geminin ardından" dizesindeki gibi, bir gemiyi son kez izleyebileceği, suyun sesine en yakın yer olsun diye seçilmişti.
Orhan Veli'nin İstanbul'u haritalarda değil, adı geçen bu şiirlerde yaşıyor: Seyahat Üstüne Şiirler'den Yokuş'a, Kapalı Çarşı'dan Meyhane'ye, Bebek'ten Montör Sabri'ye, Pazar Akşamları'ndan Ayrılış'a uzanan bir güzergâh. Otuz altı yıllık ömre sığdırdığı bu şehir, onun için hep "gözleri kapalı dinlenen" bir ses, hep aynı meyhanenin önünden bir kez daha geçme isteği olarak kaldı.







Lütfen Bekleyin.