Evliya Çelebi'nin Yolu
Evliya Çelebi'yi neden bu kadar çok okuyoruz, diye soruyorum kendime her seferinde. Dört asır önce yola çıkmış bir adam; ama sayfalarını çevirdikçe onun değil, kendi memleketimizin, kendi yollarımızın hikâyesini okuduğumuzu fark ediyorum. Belki de bu yüzden hâlâ elden ele dolaşıyor, hâlâ üniversitelerde tez konusu oluyor, hâlâ bir kahve sohbetinde adı geçiyor.
Bugün sözünü edeceğim kitap, Yapı Kredi Yayınları'nın 'Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi' dizisinin üçüncü cildinin birinci kitabı. Konya'dan başlayıp Kayseri, Antakya, Şam, Urfa, Maraş, Sivas, Gazze, Sofya ve Edirne'ye uzanan koca bir güzergâhı topluyor içine. Yani tek bir şehir değil, bir kıtanın omurgası boyunca uzanan bir yol hikâyesi.
Kitabı bugünün diline taşıyan iki isim var kapakta: Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı. Yücel Dağlı'yı burada rahmetle ve saygıyla anmak istiyorum; onun ve Kahraman'ın senelerini verdiği bu çeviri emeği olmasa, Evliya Çelebi'nin dili bizim için bu denli erişilebilir olmazdı. Bir metni bir çağdan başka bir çağa taşımak, aslında bir köprü kurmaktır; onlar bu köprüyü sağlam kurmuşlar.
Konya'dan başlıyoruz
Evliya Çelebi, Konya'ya geldiğinde önce şehrin camilerini, sonra evliyalarını sayıyor; ama satır aralarında hep Mevlana'nın gölgesi dolaşıyor. Meram Bağları'ndan, şehri sulayan sulardan, halkın helva kültüründen söz ederken bile aslında bir manevi coğrafyayı çiziyor. Konya onun kaleminde sadece bir şehir değil, bir gönül durağı oluyor.
Kayseri'ye geçtiğinde ise tablo değişiyor. Şehrin altındaki eski kaleyi, dörtgen yontma taşlarla örülmüş surlarını tarif ederken daha teknik, daha mimari bir göz takınıyor. Sonra Antakya, sonra 'cennet kokulu' diye tarif ettiği Şam... Her şehirde farklı bir duyu devreye giriyor: Konya'da ruh, Kayseri'de taş, Şam'da koku.
Urfa'da kale ve hamamları anlatırken, Maraş'ta ve Sivas'ta külliyeleri sayarken, Gazze'de mescitleri gezerken, Sofya ve Edirne'ye vardığında Rumeli'nin farklı havasını hissettirirken; Evliya Çelebi bize aslında bir rehberlik dersi veriyor. Bir şehri anlamanın yolu, önce onun taşına, sonra suyuna, sonra insanına bakmaktan geçiyor.
Bir şehri anlamanın yolu, önce taşına, sonra suyuna, sonra insanına bakmaktan geçer.
Bugün için bir turizm rotası: 'Evliya Çelebi'nin Yolu'
Şimdi asıl sormak istediğim soruya geliyorum: Bu güzergâh, bugün neden bir turizm rotası olmasın? İspanya'nın Camino de Santiago'su, bir hacı yolunu asırlar sonra dünyanın en sevilen yürüyüş rotalarından birine çevirdi. Bizim elimizde ise Konya'dan Edirne'ye, Anadolu'nun içinden Balkanlar'a uzanan, üstelik gerçek bir gezginin adım adım kayıt altına aldığı bir rota var.
Böyle bir 'Evliya Çelebi'nin Yolu' projesi, tek bir şehri değil, on şehri birbirine bağlar. Konya'nın maneviyatını, Kayseri'nin taş işçiliğini, Antakya'nın mutfağını, Şam'ın kokusunu, Urfa'nın hamamlarını, Maraş'ın -ki UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler listesine giren gastronomi kültürünü de unutmadan- Sivas'ın külliyelerini, Gazze'nin tarihini, Sofya ve Edirne'nin Rumeli kapısını aynı ipliğe dizer. Bunun turizme kazandıracağı şey sadece ziyaretçi sayısı değil. Her durak, Seyahatnâme'den bir sayfayla eşleşince, gezgin sadece bir yer görmüyor, dört asır önceki bir bakışla bugünü karşılaştırıyor. Bu, kültür turizminin en güçlü hâli: geçmişle bugünü aynı sokakta yan yana yürütmek.
Güzergâh üzerindeki illerin yerel yönetimlerinin, Kültür Bakanlığı’nın, üniversitelerin ve konuyla ilgilenen sivil toplum kuruluşlarının bu tür bir rotayı işaretlemesi, güzergâh üzerindeki kentlerle protokol kurması hiç de hayal değil. Seyahatnâme'nin bu cildi, elimizde hazır bir haritayla duruyor zaten; yapılması gereken, onu adım adım yeniden yürümek. Kitabı kapattığımda hep aynı hisse kapılıyorum: Evliya Çelebi bize sadece bir seyahat günlüğü bırakmamış, bir davetiye bırakmış.
Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı'nın emeğiyle bugünün diline taşınan bu davetiyeyi kabul etmek, belki de en güzel vefa borcumuz







Lütfen Bekleyin.