Turizmde Bugüne Nasıl Geldik?
Önceki yazımızda Türkiye'de turizmin bugün içinde bulunduğu durumu anlamaya çalıştık.
Ancak izlediğimiz yolun daha iyi anlaşılabilmesi için biraz geriye bakmak gerekiyor.
Bugüne nasıl geldik?
Kısa da olsa geçmişi anımsamakta yarar var.
Üstelik kötümser olmak için nedenimiz yok. Aksine iyimser olmamızı destekleyen verilere sahibiz.
Yabancı ziyaretçi ve geceleme sayıları ile elde edilen döviz gelirleri açısından bakıldığında turizm, Türkiye'nin dünya sıralamasında en üstlerde yer alan ekonomik faaliyetler arasında.Dahası, ortaya çıkan sonuçlar yalnızca AKP iktidarı dönemindeki gelişmelerle açıklanamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli dönemlerde özel olarak desteklenen, teşvik edilen ve öncelikli sektör olarak görülen, pek çok ekonomik faaliyetin önüne geçtiği görülüyor.
İnşaat, sanayi, montaj, gıda, tarım...
Aklınıza hangi sektör gelirse gelsin, turizm bunların önemli bir bölümünden daha yüksek bir uluslararası görünürlüğe ve döviz yaratma kapasitesine ulaşmış durumda.
Kamuoyunda yaygın olan kanının aksine, Türkiye'de turizmin geçmişi 1980'lerle başlamıyor.
Kökleri yaklaşık iki yüzyıl öncesine kadar uzanıyor.
Bir anlamda bugünkü başarı, “Eski Türkiye”den günümüze ulaşan mirası.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılına girilirken, yabancı girişimcilerin açtığı oteller, İstanbul'un uluslararası ticaret ve diplomasi merkezine dönüşmesinin ilk işaretleri arasında sayılabilir.
Les Grandes Hotel de Londres, yani Büyük Londra Oteli ve Pera Palas, bu dönemin akla gelen ilk örnekleri.
Fakat burada insanın aklına başka bir soru da geliyor:
Yüzyıllar boyunca kara ve deniz ticaret yollarının geçtiği, Anadolu'nun da içinde bulunduğu geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu, neden kervanlara hizmet veren kervansaray modelini daha erken dönemlerde ticari konaklama işletmelerine dönüştüremedi?
Bugünden bakıldığında bu soru ilginç görünüyor. Kendi ürünümüze bir türlü damgamızı vuramadık. Oysa Turizmin temelinde çok eski bir ihtiyaç var:
İnsanların bir yerden başka bir yere giderken güvenli biçimde konaklaması.
Türkiye'nin coğrafyası ve tarihi bu bakımdan öenmli bir üstünlük sağlayabilirdi.
Turizm asıl sıçraması, 1980'li yılların ortalarında, özellikle Özal döneminde uygulanan yatırım ve teşvik politikalarıyla gerçekleşti.
Antik çağlardan Ortaçağın sonlarına kadar eski Dünyanın en değerli kıyılarında büyük konaklama tesisleri yükseldi.
Türkiye artık yeni destinasyondu. Kısa sürede Akdeniz havzasının ve dünyanın önemli turizm ülkelerinden biri hâline geldi.
Buraya kadar başarı hikâyesi olduğu çok açık.
Sorun, bundan sonrasında başlıyor.
Pandemi sonrasında dünya turizminde ortaya çıkan değişimlerin boyutunu sektör olarak yeterince doğru okuyamadık.
Tüketici davranışları değişti.
Rezervasyon alışkanlıkları değişti.
Dijital platformların ağırlığı arttı.
Ulaşım tercihlerinden seyahat sürelerine, destinasyon seçimlerinden harcama alışkanlıklarına kadar pek çok alanda yeni bir dönem başladı.
Türkiye ise bu değişimi bütün yönleriyle değerlendirmek yerine, çoğu zaman ziyaretçi sayılarındaki artışı başarı ölçüsü olarak kabul etmeyi seçti.
Kamu otoritesinin uyguladığı istatistik yöntemleri de bu tartışmanın dışında değil.
Giriş-çıkış yapan ziyaretçilerin milliyetlerine göre sınıflandırılması, yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının istatistiklerde turistler olarak değerlendirilmesi, turizm gelirlerinin belirlenmesinde kullanılan, yöntemler ve özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Türkiye üzerinden gerçekleşen, havyoluyla transit geçişlerin turistik ziyaret çerçevesinde değerlendirilmesi, açıklanan rakamların gerçek performansı ne ölçüde yansıttığı sorusunu gündeme getirdi.
Bütün bunların üzerine bir de sanal başarı hikâyeleri eklendi.
Sayılar büyüdü.
Rekorlardan söz edildi.
Ama turizm işletmecisinin baktığı başka bir rakam vardı:
Doluluk.
Bir diğeri:
Kişi başına harcama.
Ve en önemlisi:
Gerçek döviz geliri.
İşte bu rakamlar, ziyaretçi sayıları kadar parlak görünmeyebiliyor.
Yetmedi.
Son olarak, uluslararası rezervasyon ağlarının Türkiye'de iç pazarda işlem yapmalarına ilişkin daha önce getirilen sınırlamaların yeni bir yasal düzenlemeyle kaldırılması gündeme geldi.
Oysa görevdeki Sayın Bakan, daha önce bu tür uygulamaları “dijital kapitülasyon” olarak nitelendirmiş ve izin verilmeyeceğini açıklamıştı.
Şimdi ise aynı alanda farklı bir düzenlemeyle karşı karşıyayız.
Neden?
Düşen doluluk oranlarını yükseltmek ve turizm gelirlerini artırmak amacıyla mı?
Bilmiyoruz.
Ancak turizm medyasına yansıyan bir gelişme, konunun daha dikkatli incelenmesini gerektiriyor.
Sayın Bakan'ın çoğunluk hissesine sahip olduğu belirtilen şirketin, Çin merkezli uluslararası rezervasyon platformu Trip.com ile işbirliği yapacağı ve bu konuda bir sözleşme imzalandığı haberleri yayımlandı.
Anlaşmanın ayrıntıları henüz kamuoyuna bütün yönleriyle açıklanmış değil.
Konaklama sektörünün meslek örgütlerinin gelişmeyi olumlu karşılamaları ise önümüzde yeni bir tartışma alanı açıyor.
Çünkü konu yalnızca bir şirketin başka bir şirketle yaptığı ticari işbirliğinden ibaret değil.
Türkiye'de seyahat acenteliğinin çalışma esaslarını ve meslek örgütlerinin yetki ve sorumluluklarını belirleyen 1618 sayılı Yasa'nın hükümlerinin bu yeni uygulama karşısında nasıl değerlendirileceği de önemli.
Eğer yeni uygulama mevcut mevzuatın sınırlarını değiştiriyorsa, bunun açıkça ortaya konulması gerekir.
Turizm gibi milyonlarca insanın doğrudan veya dolaylı olarak ekmek yediği, milyarlarca dolarlık döviz geliri sağlayan bir sektörde, kuralların kişilere veya dönemsel ihtiyaçlara göre değiştiği izlenimi bile sektörün güvenini zedeleyebilir.
Çünkü turizmde güven, yalnızca turistin otele yaptığı rezervasyonla başlamaz.
Yatırımcının devlete, acentenin mevzuata, otelcinin pazara ve sektörün geleceğe duyduğu güven de turizmin temel unsurlarındandır.
Türkiye'nin turizmde asıl ihtiyacı, yeni rekorlar açıklamak değil, gerçek durumu bütün çıplaklığıyla görmek.
Bunun için önce rakamlarla yüzleşmek gerekiyor.
Sonra da bugüne kadar elde edilen başarıyı koruyarak, dünyanın değişen turizm düzeninde Türkiye'nin nerede duracağını yeniden düşünmek...
Çünkü sorun, turist sayısının kaç olduğundan çok daha büyük.
Asıl soru şu:
Türkiye, turizmde geçmişte kazandığı üstünlüğü gelecekte sürdürebilecek mi?
(Devam edecek)






Lütfen Bekleyin.