Turizm: Görünen ile Gerçek Arasında
Turizme ilişkin haber ve yorumlar, son günlerde siyasal gelişmeler kadar olmasa da kamuoyunun ilgisini çekiyor.
Ne var ki sınırlarımızın hemen ötesinde giderek savaşa dönüşen siyasal gerginliklerin turizmi olumsuz etkileme ihtimali, siyasetin gündeminde hak ettiği yeri bir türlü bulamadı.
Sezon öncesinde alınması gereken önlemler konusunda da yüzeysel değerlendirmelerle yetinildi.
Oysa turizm, yalnızca otellerin doluluk oranlarından ya da ülkeye giriş yapan ziyaretçi sayısından ibaret değildir.
Ama biz uzun zamandır turizmi, birkaç parlak rakamla anlatmayı tercih ediyoruz.
Çelişkili ziyaretçi ve döviz geliri rakamları üzerinden yürütülen başarı odaklı algı yönetimi, siyasal iktidarın denetimindeki medya sayesinde bir süre gerçeklerin üzerini örtebildi.
Fakat turizmde rakamların bir özelliği vardır:
Otel odasına girmeden önce bile gerçeği anlatırlar.
Pandemi sırasında küresel ölçekte yaşanan talep daralmasını geçici bir durum olarak değerlendirenler yalnızca kamu yönetiminden ibaret değildi. Özel sektörün meslek örgütleri de aynı iyimserlikten paylarını aldılar.
Dünyadaki gelişmelerin sağlıklı bir bilgi akışıyla karar vericilere aktarılması ve olası senaryoların hazırlanması yerine, sanal başarı hikâyeleriyle zaman geçirildi.
Üstelik bazı siyasal kararların ve uygulamaların turizm üzerindeki dolaylı etkileri de küçümsendi.
Ta ki dış dünyadaki gerçekler, bizim iç kamuoyuna anlatılan hikâyelerden daha güçlü hale gelene kadar...
Denetimli medya; Kartalkaya'daki otel yangınını, İstanbul'daki taksi uygulamasını, Aksaray'da yanlış ilaçlama nedeniyle yaşamını yitiren bir ailenin trajedisini iç kamuoyunda bir süreliğine yönetebildi.
Ancak turizm açısından asıl sorun, bu haberlerin Türkiye'de nasıl verildiğinden çok, dünyanın geri kalanında nasıl algılandığıydı.
Rezervasyonların başladığı dönemde yabancı medyada yer alan olumsuz haberlerin önüne geçmek ise, iç piyasadaki algı yönetimi kadar kolay değildi.
Çünkü turistin kumandası Ankara'da değil.
Savaşın faturası
Dünya ekonomisindeki daralmanın yanı sıra Rusya-Ukrayna Savaşı da Türkiye'nin turizmdeki potansiyelini olumsuz etkiledi.
Daha önemlisi, ABD-İsrail ile İran arasında başlayan savaşın ardından olağanüstü yükselen yakıt fiyatları hava taşımacılığının maliyetlerini artırdı. Uçak biletlerinin pahalanması ise doğal olarak talebi aşağı çekti.
Turizmde bazen bir uçağın yakıt deposundaki birkaç doların, Akdeniz'deki bir otelin doluluk oranından daha önemli hale geldiğini unutuyoruz.
Üstelik Türkiye'nin ziyaretçi profilinin önemli bölümünün orta ve orta-alt gelir gruplarından oluşması, kaynak pazarlardaki ekonomik bozulmayı daha da önemli hale getiriyor.
İnsanların gelirleri azalıyor, hayat pahalanıyor, seyahat bütçeleri daralıyor.
Sonra biz turist sayısının neden düşebileceğini merak ediyoruz.
Asıl sorunlardan biri de burada başlıyor.
Turizmcinin görünmeyen maliyeti
Dış pazarlarda Türkiye'den bağımsız gelişen sorunların yanında, uygulanan ekonomi politikalarının turizm işletmelerini beklenmedik zararlara sürüklediğini de görmek gerekiyor.
Turizm, düşük kur-yüksek faiz sarmalından çıkamıyor.
Enflasyon karşısında sürekli yükselen maliyetler, bir türlü yeterince değerlenmeyen döviz gelirleri ve düşen doluluk oranları işletmelerin kârlarını eritiyor.
Başta konaklama olmak üzere turizmle doğrudan veya dolaylı ilişkili bütün sektörlerde girdi maliyetleri yükseliyor.
Bunun doğal sonucu, döviz cinsinden fiyatların da yükselmesi.
Bu fiyat artışlarını yalnızca “turizmcilerin aşırı kâr hırsı” ile açıklamak, kulağa hoş gelebilir.
Popülisttir.
Ama çözüm değildir.
Bir otelin personel gideri, enerji faturası, gıda maliyeti, bakım-onarım gideri, finansman maliyeti ve vergi yükü yükseliyorsa, işletmeciden fiyatlarını yıllar öncesinin kuruyla sabit tutmasını beklemek ekonomik gerçeklerle bağdaşmaz.
Turizm işletmelerine “fiyatları düşürün” demek kolaydır.
Asıl mesele, maliyetleri neden bu kadar yükselttiğimizi sormaktır.
Artık seyirci kalamayız
İçinde bulunduğumuz durumun nedenlerini sıralamak kuşkusuz yararlı.
Ancak turizmi sürekli şikâyet edilen bir sektör haline getirerek çözüm üretmek mümkün değil.
Yaklaşık 2 milyon yatak kapasitesine ulaşan, yolcu uçaklarının sayısı 800'e yaklaşan, doğrudan yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlayan ve ortalama 30 farklı sektöre katkıda bulunan bir ekonomik faaliyet alanından söz ediyoruz.
Resmî kaynaklara göre yıllık cirosu 60 milyar dolara ulaşan turizm hareketinin krize sürüklenmesini seyretmek, artık yalnızca turizmcilerin sorunu değildir.
Bu, Türkiye ekonomisinin sorunudur.
Çünkü turizmdeki her kayıp yalnızca otel sahibinin gelirinden eksilmiyor.
Çiftçinin ürününü, taşımacının seferini, havayolunun yolcusunu, restoranın müşterisini, taksicinin kazancını, alışveriş merkezinin cirosunu da etkiliyor.
Turizm, Türkiye ekonomisinin sandığımızdan çok daha büyük bir bölümünü hareket ettiren bir çark.
Bu nedenle büyüklüğü ve genel ekonomiye etkileri düşünüldüğünde, turizmi yüzeysel değerlendirmelerle yönetmek artık mümkün değil.
Hele mevcut konaklama kapasitesini, ülkeye hiçbir ilave değer kazandırmadan yalnızca uluslararası rezervasyon ağlarının kullanımına sunarak turizm politikasının başarıya ulaşacağını düşünmek hiç mümkün değil.
Türkiye'nin bundan sonra ihtiyacı olan şey daha fazla yatak değil;
daha fazla değer üreten, daha yüksek gelir bırakan, daha uzun süre konaklayan ve ülkeye yeniden gelmek isteyen turisttir.
Bunun yolu ise yalnızca otel yatırımlarından geçmiyor.Yeni bir turizm anlayışına ihtiyaç var.Ve bu anlayışın ilk şartı, turizmin gerçek sorunlarını başarı hikâyelerinin arkasına saklamaktan vazgeçmek.Çünkü turizmde gerçekleri geciktirebilirsiniz.
Ama sezonu erteleyemezsiniz.
Devam edecek.







Lütfen Bekleyin.