Turizm Sezonu ve F1 Başlıyor!
ABD-İsrail ikilisinin İran’a saldırılarıyla başlayan Körfez Savaşı, Trump’ın beklentisinin çok ötesinde gelişti. Çatışmalar sonlansa bile —özellikle— dünya turizm hareketleri üzerindeki olumsuz etki sürecek. Küresel ekonomide şimdiden öngörülemeyen bir değişimin yaşanacağı anlaşılıyor. Türkiye’nin durumu rakiplerimizden daha farklı. Dünya dengelerinin bu denli sarsılması, ülkemizde turizmi diğer sektörlerden daha fazla zorlayacağa benziyor.
“Varsayımda bulunmak için erken”, Körfez’den kaçan potansiyelin Türkiye’ye kayacağını söyleyenler, aslında yaşanan krizin siyasal ve ekonomik sonuçlarını yorumlamakta zorlananlardan oluşuyor. Kaldı ki, savaş öncesinde turizmi etkileyen çok sayıda olumsuz gelişmenin yaşandığı sır değil. Bu süreç sağlıklı değerlendirilemedi. Talebin düşüş nedenleri derinlemesine araştırılıp önlem alınmadı. Tam tersine, transit geçenler, yurt dışında yaşayan T.C. yurttaşları, günübirlik birkaç saatliğine giriş yapan alışverişçiler turist sayıldılar.
Sektörden —meslek örgütleri dâhil— giderek büyüyen sorunları kamuoyu ile paylaşan, gerçekçi çözüm önerileri de yapılmadı. Muhalif görünümlü bazı medya kuruluşları, savaş öncesinde yaşanan gelişmelere seyirci kalmayı yeğlediler.
İktidarın benimsediği; baskılanan döviz kurları, yükseltilen faiz oranları ve enflasyonun düşeceğine ilişkin iyimser beklentiler boşa çıktı. İşletmelerin girdileri piyasa normallerinin çok üstünde arttı. Düşük döviz kurları, Türk lirası kaynaklı yüksek girdi maliyetlerine bölündüğünde ortaya çıkan konaklama, yiyecek-içecek ve alışveriş fiyatları, rakip ülkelerdeki eşdeğer ürünlerin iki katına yaklaştı. Türkiye’de geçirilecek tatilin harcamaları, gelişmiş ekonomilere sahip kaynak pazar ülkelerin fiyatları ile yarışır hâle geldi.
Talebin düşüşünde etken olan gelişmeler, Bakanlığın görev ve yetki alanlarında yaşandı. Üzücü olaylar içeride bir ölçüde kamuoyuna gerçekler gizlenerek yansıtıldı. Ancak hedef pazarlarda yaşayan tüketiciler, gelişmeleri ayrıntılarıyla gerçek zamanlı öğrendiler.
Bu süreçte kalıcı çözüm aramak yerine, çevremizdeki savaş ortamının talepteki gerilemeye neden olduğu öne sürülüyor. Düşüşün neden ve sonuçlarıyla yeterince ilgilenen kişi ya da kuruluşlara pek rastlanmıyor.
Bu ortamda yurt dışındaki medya kuruluşları ve son yılların en büyük iletişim ortamı konumundaki sosyal medyada Türkiye’ye ilişkin gelişmeler yoğunlaştı. Haber ve eleştiriler bizden çok kaynak pazar medyasında yer buldu. Adıyaman’daki depremde (2024), aralarında 32 Kıbrıslı küçük yavrunun bulunduğu 72 kişinin hayatını kaybettiği İSİAS Otel’in çökmesi; 78 yurttaşımızın can verdiği Bolu Kartalkaya Oteli’ndeki yangın; İstanbul’da bir otelde uygulanan kural dışı ilaçlama yüzünden yok olan bir ailenin dramı, günlerce yabancı medyada en çok okunan haberler arasında yer aldı.
Kaçak içki üretimi yüzünden hayatını kaybedenlerin ürpertici sayıları da olumsuzluğu artırdı. Turist getiren yüksek kapasiteli tur operatörleri, sigorta şirketlerinin uyarılarını yolcularına duyurmak zorunda kaldılar: “Türkiye’de konaklama hizmeti veren anlaşmalı tesislerimiz dışında mümkünse alkollü içki tüketmeyin. İstanbul’da taksiye binerseniz, şoförden önce ödeyeceğiniz miktarı öğrenin. Taksimetreyi kesinlikle açtırın. Kredi kartı ile ödeme yapmayın! Kart şifrenizin kopyalanma ve hesabınızdan fazla para çekilme olasılığını unutmayın!”
Yukarıda özetlediğimiz çarpıcı gelişmeler karşısında, sorunu köktenci bir yaklaşımla çözmek yerine Türkiye’nin tanıtımı için Bakanlık atağa (!) kalktı.
Parlak bir PR kurgusuyla, Formula 1 yarışlarının 2027 yılından başlayarak 4 yıl süreyle yeniden Türkiye’de düzenleneceği duyuruldu. Bazı sektör meslek örgütlerinin yöneticileri bu gelişmeyi içtenlikle desteklediklerini açıkladılar. Örneğin İstanbul’un merkezindeki bir otelde hayatını kaybeden, Almanya’da yaşayan T.C. yurttaşı bir aileye ilişkin tepkilerini esirgeyenler, F1 yarışlarının yeniden yurdumuza gelişinden çok mutlu oldular.
Savaş ve uygulanan ekonomi politikası yüzünden ciddi bir bunalımın arifesindeki sektörü, bu süreçte F1 yarışlarının kurtarmasını beklemek hayalin ötesine geçemez. Üstelik son yıllarda demokrasi kavramı ile sorunlar yaşayan bazı ülkelerde düzenlenen F1 yarışlarının ülke turizmine katkısı çok sınırlı kalacaktır.
F1’in bir başka açıdan değerlendirilmesi, ilgilenenleri çok ilginç sonuçlara götürebilir. Daha önce doğal olarak kamu maliyesinden destek almayan, bir özel şirketin yönettiği İstanbul Park’ta gerçekleşen bu yarışlarda, F1 organizasyonuna 50 milyon avro tutarında ciddi bir kaynağın aktarılacağı söyleniyor.
İstanbul Park’ın kullanımı; uzun ve maceralı bir sürecin sonunda bir spor federasyonuna verildi. Kira ödenmeden süreceği söylenen bu yönetimin düzenleyeceği organizasyonun, izleyicilerden sağlanacak gişe ve diğer yan gelirleri alacağı ortada. Ancak F1 yönetimine yapılan ödemenin ne kadarını üstlenecekleri ise bilinmiyor.
Ayasofya ile başlayarak en çok ziyaretçi alan müzelerde yaygınlaşan sözde deneyim müzeciliğindeki hısım ilişkilerinin, F1 organizasyonu nedeniyle bir kez daha gündeme gelmesi ne kadar ilginç değil mi?







Lütfen Bekleyin.