• 07 Kasım 2020 21:55
  • 0
  • 21 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Türk mutfağında uluslararası markalaşma sorunsalı

Bu yazıyı dinleyin
İzzettin Yurtsever 07 Kasım 2020 Türk mutfağında uluslararası markalaşma sorunsalı

2004 de Türkiye’nin marka olmuş Aşçılarının rekabet için günümüze uyarlama ve markalaşma odaklı ‘’Türk Mutfağında Yeniden Yapılanma Girişimi’’ 16 yıl sonra bugün ne aşamaya gelmiştir?

Akdeniz Profesyonel Aşçılar Birliği Başkanı Bayram Ergün tarafından Alanya Kültür Merkezi’nde Eylül 2004’de düzenlenen ve konuşmacı olarak ünlü aşçılarımızdan Hazma Yalçın, Eyüp Kemal Sevinç, Mesut Erdoğan ve Yıldırım Serin’in katıldığı ‘’Türk Mutfağında Kariyer ve Türk Aşçısının Dünya Mutfaklarındaki Yeri’’ konulu Panel gerçekleşmişti.
O GÜN ELE ALINAN KONULAR;

Aşçılar, Türk mutfağının hiç de bizim öne sürdüğümüz gibi dünyadaki en büyük ve rağbet gören mutfaklardan biri olmadığını, yabancıların gözünde ilk sıralarda yer almadığını ve Mutfağımızın hak ettiği yere gelmesi için süratle bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalara başlanmasını,Türk Mutfağının Dünya mutfakları ile entegre edilip kombinasyonlar oluşturulması gerektiğini, kebap-döner-gözleme-baklava gibi birkaç ürünümüz dışında diğerlerinin yabancılar tarafından bilinmediğini, büyük ilgi gören yabancı Fast Food markaları gibi marka oluşturmak için araştırmalar yapılmasını, doğu ile batı mutfakları arasında başarı ile uygulanan füzyon ve kombinasyonların Türk mutfağına da uyarlanmasını, Devlet ve sektörel birliklerin desteği altında yurt içinde ve yurt dışında yarışmalara katılınmasını, tabak ve servis sunumunun görselliğinin arttırılmasını, Türk Mutfağı ürünlerinin rakip ülkeler tarafından çalınmasının önüne geçilmesini, bildik ürünlerimizin yabancı isimle değil kendi orijinal ismi ile tanıtılmasını, A la Carte ve Fine Dining olarak Osmanlı ve Türk mutfağının entegre edilmesini, Mutfak ekibinin dış dünya ile rekabet edecek ve gelişmeleri takip edecek şekilde eğitilmesini ve kişisel geliştirilmesini, Otellerde açık büfelerde görselliğe önem verilmesini ve yöresel zenginliğimiz olan Türk ürünlerinin orijinal tarifine göre menü planlaması yapılarak sunulmasını, misafir memnuniyetinin ve feedback’lerin birebir takip edilmesini, mutfak içi ve dışında hijyene önem verilmesini, maliyet odaklı değil memnuniyet odaklı cost'un öne çıkarılmasını ele aldılar ve bu konularda kararlılık içinde resmi kurumların, işletmelerin ve aşçıların gerekli girişim ve çalışmalarda bulunmasını önerdiler. 

MUTFAĞIMIZI GÜNÜMÜZE UYARLAMADA BAŞARILI OLURKEN, MARKALAŞMADA NEDEN BEKELENEN DÜZEYDE BAŞARILI OLAMADIK? 

291 çeşit köftemiz olmasına rağmen yurt dışında marka olan bir köftemiz yok. 

Rahmetli Sabancı’nın dediği gibi bir köfteci kadar olamadık.

Mc Donalds ve Burger King gibi katkı maddeleri ile bağışıklık yapan ve bizim yerli marka köfte ile lezzet ve kalitede yarışamayacak bu çoğunluğu büyük sermayeli A.B.D firmaları dünyada olduğu gibi ülkemizde de bırakın ili ve ilçeyi hemen hemen her semtimizde yerini almış durumda. 

Biz bu hem de self service hizmet alınan markaları bizim ve çocuklarımızın damak tadına uygun olduğu için mi, ekonomik olduğu için mi, hijyen için mi, self service’e çok meyilli olduğumuz için mi, bizim markaları çevremizde bulamadığımız için mi, bizim markalar pahalı olduğu için mi, yoksa beynimize kazınmış reklamları ile sükse için mi hiç de ucuz olmayan bu dünya markalarını tercih ediyoruz? 

Düne kadar keyifle içtiğimiz çay, Türk kahvesi damak tadımıza uygun değildi de Starbucks gelince mi damak tadımızı bulduk, yoksa çay-kahve içecek elit ortamlar bulamadığımızdan mı, ya da bu yabancı sıcak içecek markaları daha pahalı olduğundan özenti olarak mı tercih ediyoruz?

Bir millet çoğunluk olarak kendi yiyemediği köfte-döner-kebap-baklava gibi ürünleri nasıl dünyada marka yapabilir ki? Kaldı ki bu ürünlerin yerine çevresindeki yabancı markaları daha ucuza da yiyemiyor ki !. 

Pizza İtalya’da ana maddesi un-su-domates olan fakir yemeği olduğundan asırlardır herkes tarafından sevilerek yenildiği için dünyada marka olmuştur. Hoş pizzayı da dev A.B.D firmaları sahiplenmiş ve dünyada franchising sistemi ile her semte ulaştırmış bulunmaktadırlar.

Biz sokaktaki o eşsiz simidimizi bile dünyada marka yapamadık. Oysa dünya markaları semtimize hamburgeri, pizzayı, tavuğu kendi markaları ile getirip satarken, biz ne acıdır ki ancak her semte simit markalarımızı açabildik. Bari yurt dışında simit markası ile ülkemizi tanıtsak diyeceğim ama maalesef onu da Türklerin yaşadığı bir iki yerin dışında başaramadık. 

Bugün dünyada simidimiz bile sıralamada gerilerde kalmaktadır. Yerli marka simitlerimizde yakında yabancıların eline geçerse şaşmayalım. İngilizlerin bile artık simit dediğini ülkemizde ‘’Turkish Bagel’’ diye yazan anlayış zaten işin başında markalaşmaya köstek olduğunun farkında bile değil.

Devletin yurt dışında markalaşma adına büyük bütçeli rasyonel projeleri olmadığı gibi, devletten karlı, garantili büyük ihale işleri alan holdingler yurt dışında da ağırlıklı inşaat ihalelerine yönelmiş ama bu Türk Mutfağında markalaşma amacına yönelik dış yatırımlara destek ve teşvik olmadığından ve daha riskli gördüklerinden yanaşmamışlardır. Milli içecek denen ayran bile yurt dışında marka yapılmamıştır.

Türk Mutfağı genel olarak ürün bazında da dünyada marka olacak şirketler oluşturamamış, devlet ve özel sektör yurt dışında büyük ölçekli marka yatırımlarına girişmemiş, yeterli reklam ve tanıtımlar yapılamamış, pizza olsun köfte olsun, tavuk olsun bir çok üründe yabancı devasa Fast Food firmaları her semt düzeyinde açılmış ve rekabette güçlü bir şekilde pazardan büyükçe payını almıştır.

İngiltere’de 2019 yılında 24 ülkeden 25.000’den fazla kişinin katıldığı ve 34 ülke mutfağının değerlendirme anketinde pizza ve makarna ile İtalyan mutfağı 1. mutfak seçilmiş, sırasıyla Çin mutfağı 2., Japon mutfağı 3., Tay Mutfağı 4., Fransız Mutfağı 5., İspanyol Mutfağı 6., Amerikan mutfağı 7., Meksika mutfağı 8., Hindistan mutfağı 9. ve Türk Mutfağı 10. seçilmiştir. Türk mutfağına en yüksek puanı veren S.Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerini de bundan böyle kaybetmiş olacağız.

İtalyan Mutfağı ve Türk Mutfağı en az 2000 yıllık bir geçmişe sahipken, 250 yıllık bir geçmişe sahip olan ve Hamburger dışında kendine özgü doğru dürüst markası bile bilinmeyen A.B.D’ nin bizim önümüzde olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Anadolu’nun zengin ve eski yerleşimlerinin yemek kültürü var, hatta mutfak kültürü de var. ‘Mantı’, ‘tortellini’ diye İtalyan mutfağına giriyor dünya çapında oluyor ama bizim ''mantı'' olamıyor. 

Yüzlerce İtalyan ve Amerikan kahvesine karşın bir Türk kahvesini mönülerine koyduramamışız. Bizim kahvemiz bile pek çok yerde Yunan kahvesi olmuş. Keza meşhur yoğurdumuz her yerde ‘Greek yoghurt’ olmuş.

Ülkemizde marka yaratmayı başarabilmiş işletme azdır. Ancak yurt dışına açılabilmiş ve yurt dışında Türkiye markasını yaşatabilen markaların sayısı çok çok azdır. Yurt dışında Türklerin yaşadığı şehirlerde açılan bazı restoranlar işin başında mutfağımızı iyi sunamamıştır. Yurtdışındaki her Türk, her yerde Döner dükkanları açmayı bırakıp mezeler, karnıyarık, imambayıldı, mücver, biber dolması, yaprak sarma vb. yapsaydı mutfağımız çok daha popüler olurdu. 

Yaprak döner, İskender kebap, adana kebap, tantuni, ali nazik kebabı, ızgara köfte, etli pide,mantı, simit, baklava, katmer, künefe gibi leziz marka yiyeceklerimizi orijinal hali ile kaç turistik tesisimizin hem açık büfesinde ve diğer işletmelerin a la carte restoranlarında bulabiliyoruz? 

Markalaşma konusundaki önemli engellerden biri de ülkemizdeki işletmelerin %96’sını küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin yani Kobi’lerin oluşturmasıdır. Kobi’lerin birçoğunun vizyon, misyon ve geleceğe dair organik büyüme stratejileri olmadan yönetilmesi kısa sürede birbirinin aynısı ve gerçekten değer yaratmak açısından hiç de farklılaşmayan işletmeler ortaya çıkarmıştır. 

Hâlâ dünyanın en değerli 100 markası arasında bir Türk markası bulunmuyor.

İtalyanların hemen hemen hepsi ekonomik olarak ucuz olan ulusal yemekleri ile övünür ve büyük bir keyifle yerler. 

Bizde ise kebap, döner gibi marka yemeklerimiz ve baklava gibi enfes tatlılarımız orijinal hali ile vatandaşımızın bütçesine uygun gelmediğinden ara sıra tüketilmektedir. Daha fazla tüketim olsun diye bu kez şark zihniyeti ile bu ürünler orijinalinden uzaklaşılarak daha az maliyetli malzemelerle ucuza mal edilse de bu kez de aynı lezzet yakalanamamıştır. Bir toplumun tüketmediği yiyecek ve içecek nasıl marka olabilir ki !.

TÜRK MUTFAĞINI NASIL DAHA İYİ BİR NOKTAYA GETİRİP GLOBAL REKABET GÜCÜNÜ ARTIRABİLİRİZ?

2004 de kurulmuş olan Mutfak Sanatları Akademisi ve 2007 de kurulmuş olan Türkiye Aşçılar ve Şefler Federasyonu tanıtım hareketi, işbirliği, bilgi alışverişi ve ar-ge çalışmalarındaki emekleri ve özverili katkıları olabildiğince sürmektedir.

Taşfed’in amacında ve tüzüğünde ‘’Türk Mutfağının tanıtımını sağlamak’’ sözü geçer ama ‘’Markalaşma’’ diye bir sözcük yoktur. Markalaşmanın önemi de bu amaçlara ilave edilmelidir.

Yurt dışında aşçılarımız katıldıkları yarışmalarda biraz da format gereği yağ heykelciliği, buz heykelciliği, oyma ve sanat işleri dallarında ana yemek ve balık sunumundan çok daha fazla ödül alarak marka mutfaktan ziyade artistik dallarda ödül almaya yönelmişlerdir.

Özellikle büyük metropol İstanbul’da az sayıda bazı yerli işletmeler ve tesisler lezzet, sunum, mönü, servis, füzyon ve kombinasyon, modern ve klasik dokunuşlar, moleküler mutfak, ambiyans, yaratıcılık, konsept olarak farklı ve başarılı olmuşlar ve ilgi görmüşlerdir. Bu tür başarılı işletmelerin tüm ülkede artırılması özendirilmeli ve desteklenmelidir. 

Bazı yemeklerde farklı uluslara ait mutfak teknikleri ile malzemeleri tek bir tabakta birleştirerek sunum, görünüm ve lezzet birlikteliği füzyon mutfağı oluşturmalıyız. Orijinalinden uzaklaşmadan, bu teknikleri yepyeni tekniklerle ve daha önce kullanmadığımız malzemelerle yaratıcı bir şekilde birleştirerek yepyeni bir reçete ve sunuma kavuşturabiliriz.

Herşey dahil tesislerimizde ve tüm işletmelerde Türk Mutfağına özgü yemeğe lezzet katan tereyağı ve zeytinyağı kesinlikle çok daha fazla kullanılmalıdır. Bu konuda ucuz endüstriyel yağlar tercih edilmemelidir. Artık dünyada sağlıklı trendler öne çıkmaktadır ve turist bunu aramaktadır.

Aşçılarımızın bu alanlarda başarısı bazı otellerde yeterince büfe ve sunumda sağlanamamış, satın alınabilen gösterişli büfe ekipmanları belli klasik meyve ve sebze oymacılığının ötesine fazla çıkılamamıştır. Tabii ki bunun sektörün ağırlıklı mevsimsel olması, kalifiye ustaların sektörde tutulamaması, tesis yönetimlerinde mutfak kadrosu sayısının minimize edilmesinin istenmesi, sosyal şartların yetersiz olması, sadakatin sağlanamaması, bu alanlarda maliyet odaklı kısıtlı bütçelerin dayatılması, motivasyon eksikliği, işten çıkarılma duygusunun ve dedikodularının çalışma şevkini kırması gibi sebepleri de bulunmaktadır. Sektör 12 ay sürdürülebilir turizm için sigorta gibi projeler üretmeli ve belli aylarda personelin kendini geliştirmesi için ücretsiz üst düzey eğitimler düzenlemelidir.

Batı geleneksel pişirme sistemlerini restoran pişirme sistemlerine uyarlamış iken biz restoran pişirme sistemine geçmekte sıkıntı yaşıyoruz. Türkiye'de aşçılarımıza yemek yapmayı geleneksel kalıbından çıkarıp, sunumu ile birlikte bir sanat haline getirmeliyiz.

Bizde mutfak, güvenlik gibi halen otoriter bir yönetimin söz konusu olduğu departmandır. Mutfağın eğitim kalitesi bir ön bürodan bir satış ve rezervasyon departmanından geri kalmamalı hatta daha önde olmalıdır. Bir F&B sorumlusu nasıl daha öne çıkan ise üretimi bizzat yapan mutfak kadrosu onun gerisinde olmamalı, araştırıcı ve destek gören bir departman olmalıdır. Yabancı dil iyi düzeyde öğrenmelidir. Mutfak ve Servis personeli lojmanından kıyafetine, hijyeninden kişisel bakımına kadar örnek olmalıdır.

Klasik tipteki geleneksel aşçılarımızla modern tipteki yeni trend aşçılarımız arasında teknik ve kültürel bilgi alış verişi olduğu kadar, füzyon ve kombine sunumlar, moleküler mutfak, artistik sanat ve sunum alanları, modern ekipman kullanımı, geleneksel lezzet ve orijinallikten yabancı mutfağa büyük ilgi gösterme, yabancı marka şefleri örnek alma gibi nedenlerle çatışma da yaşamaktadırlar.

Bazı ünlü şefler, milliyetçi duygularla mutfağımızı ilk beşte görerek kendimizi kandırmamamızı, realist olmamız gerektiğini belirtip, büyük kısmı tencere yemekleri olduğunu ve pişirme tarzı, saklanma süresinin kısalığı, yemeklerimizin yağlı-salçalı ve fazla pişirilmiş olması, füzyon ve kombinasyona batı mutfakları kadar uygun olmaması, Türk mutfağının dünyadaki diğer ünlü mutfaklarla rekabet edecek kadar pratik olmadığından yeterli ilgiyi görmediğini düşünmektedirler. İtalya’da bir makarnayı 8-10 dakikada pişirip sosladıktan sonra servis ederken, karnıyarık yemeği 30-35 dakikada pişmekte ve uzun süre saklanamamaktadır. Bu tür gerçekleri ve öz eleştirileri de dikkate alarak, nasıl bir çözüm yolu bulunabileceği üzerinde çalışılmalıdır. 

Türk yemeklerinin hazırlanması ve pişirilmesinin zaman alması, deneyim ve fazla işgücü gerektirmesi, tencere yemeklerinin önceden tüketime hazır durumda olamaması ve sipariş anında hazırlanmasının güç olması, yemeklerin tüketime hazır bir biçimde bekletilmesi durumunda lezzet ve görüntü olarak bozulmaların meydana gelmesi, insanların farklı lezzetleri tatmak istemelerinde etken olmaktadır.

Geleneksel Türk yemeklerinin çoğu oldukça suludur ve bu nedenle düz tabaklarda gerçekten yenemez ve özellikle çekici görünmezler. Bu kadar pratik bulunmamasının diğer nedenlerinden biri de, başka yerde bulunması zor olan taze ve hoş kokulu ürünlere gerek duyulmasıdır. 

Batı elindeki mevcut lezzetlerle dünyada söz sahibi olurken, Türkiye'nin lezzetleri estetik sunumdan uzak kalmaktadır. Halkımız genelde yemekteki estetikten çok yemeğin lezzet değeriyle ilgileniyor. Ancak TV’lerde yemek yarışmaları teknikleri tabaklamaya halkın ilgisini artırmaktadır. 

Tesislerin lojistik olarak her zaman kaliteli malzeme bulamama, satın almada kolaycılığa kaçma, bazı ürünleri dışarıdan satın alma, yeniliklere kapalı olma gibi sorunların da aşılması için gerekenler yapılmalıdır.

Turistik tesislerde ham maddesi hamur ve su olan, pidenin, pizzanın ve yine ucuz maliyetli gözlemenin iç ve dış malzemesinin kaliteli ve standartlara uygun yapılmasını sağlamalıyız. Van'dan Edirne’ye kadar çok çeşitli ve zengin kahvaltımızı tesislerimizde ücretli de olsa öne çıkarmalıyız.

Yabancı şefler, en çok kebabı ve baklavayı tatmışlar ve ilginç bulurken, Türk mutfağındaki şeker kullanımı, sindirim zorlukları ve hijyen koşulları açısından da eleştirmektedirler.

Yabancı turistlerin Türk mutfağı hakkındaki görüşlerini ortaya koymak amacıyla ülkemizde gerçekleştirilen çalışmalarda turistler genel olarak Türk yemeklerini kesinlikle lezzetli, güzel kokulu, iştah kabartıcı, doyurucu, güzel görünümlü, diğer mutfaklardan farklı, sağlıklı, güvenli, kaliteli ve çok çeşitli bulmalarına rağmen aynı zamanda kesinlikle fazla salçalı, baharatlı, yağlı ve kalorili bulduklarını belirtmişlerdir.. Ancak turistlerin misafir olarak ülkemizde iken değil, yurt dışında mutfağımızı övmeleri ve öne çıkarmaları daha gerçekçi sonuçlar vermektedir.

Ülkemize gelen milyonlarca turist “her şey dahil” tesislerinde haklı olarak ucuza çıkan endüstriyel hızlı işlenmiş açık büfe yemekleri Türk mutfağı sanıyorlar. Oysa yemek bir kültür sunumudur. Dolayısıyla tesis dışına çıkan turist çevredeki Türk Mutfağından güzel örnekler sunan restoranları değil de pizza-hamburger gibi global yabancı marka yerlerde yemeyi tercih ettiğinde bu düşündürücü ve üzücü bir durum olmaktadır.

Türk mutfağı kimyasal katkı bulundurmadan , alternatif sos kullanmadan , ürünü mevsiminde değerlendiren yapısı ile dünya pazarında örnek bir mutfaktır. Yoğurdu çorba yapımında kullanabilmiş bir mutfaktır. Yoğurt bile başlı başına bir Türk markası olmalıdır.

Türk mutfağı, doğu kültürünün, pek çok etnik grubun geniş bir kombinasyonudur ve ayrıca bazı geç batı unsurlarını da içermektedir. Bünyesinde Osmanlı, Arap, Türk, Rum, Ermeni mutfaklarının karışımıyla çok fazla lezzeti barındıran, hatta bunların bazı yemeklerde karıştığı zengin bir mutfağa sahiptir. Türk Mutfağını batıda ki gibi bir aşçı fenomeni değil, toplum kültürü kurgulamaktadır. 

Türk yemekleri tarım ve hayvansal ürünlere dayanmaktadır. Doğal tarım ve hayvancılığımızı desteklemeli ve denizlerimizi temiz tutmayı başararak Türk mutfağını hak ettiği seviyeye çıkarabilmeliyiz.

ULUSLARARASI MARKALAŞMAK İÇİN DEVLETE, YATIRIMCIYA, SEKTÖRE, İŞLETMELERE, AŞÇILARA VE VATANDAŞA DÜŞEN GÖREVLER ;

Markada gözü olmayan milletlerin, global rekabette izi olmaz. İtalyanlar gibi marka yemeklerimizi önce kendi insanımıza yedirmeli, benimsetmeli ve onları gönüllü tanıtımda birebir öne çıkarmalıyız.

Markalaşma bir devlet politikası olarak benimsenmeli ve tanıtımdan reklama, arge den güçlü yatırıma ve desteklere kadar geniş bir yelpazede girişimci özel sektörle ve meslek sektörleri ile sürdürülebilir bir çalışma gerçekleştirilmelidir.

Devlet global rekabette öne çıkacak değerli markaları ile zorlanmadan büyük yatırımcılarla örneğin A.B.D gibi dev bir pazarda büyük bir çiftlik arazisi alıp, burada et ve sütün hammaddesi olan hayvancılığı geliştirip döner, kebap, köfte ve Maraş dondurması gibi her biri bir süreç içerisinde uluslararası global Türk markası olacak şekilde planlanmalıdır. Buradan sonra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da bu global markalaşma yabancılara satılmamak şartıyla milliyetçi duygularla adım adım hedeflenmelidir.

Böylece Mc Donalds gibi franchising ile dünyaya yayılmalı ve ülkenin turistik cazibesini de artırmaya katkıda bulunulmalıdır.

Aslında belli bir tanınırlığa ulaşan Nusr-et bile, tabii ki kişinin kasları ve belli zaafları ile markanın güvenilirliğine ve geleceğine gölge düşürecek şark zihniyetinden uzak tutmak kaydıyla devletin veya kurulan konsorsiyum ile profesyonel ve kurumsal bir bünyede sürdürülebilir global bir Türk et markası olması sağlanabilir.

Böylece son yıllarda çok sayıda kişiyi etkisi altına alan yabancı fast food akımına karşı yerli fast food işletmelerin, ayak üstü yenilebilen, hız, teknoloji ve hijyen kurallarına uygun üretilen Türk mutfağından örnekler sunmaları sağlanmalı,Türk mutfağında lezzet ve tat ile ilgili sıkıntı yaşanmazken, yemeğin sunumu konusunda yenilikler yapılmalı, değişik lezzetleri barındıran yemeklerle, klasik yemekleri de farklılaştırarak alternatif lezzetlerin ortaya çıkarılması sağlanmalıdır.

Bir ülkenin ekonomik gücü, o ülkenin farklı sektörlerde kaç tane global markaya sahip olduğuyla yakından ilişkilidir. Peki bizim ülkemizde hangi sektörlerde kaç tane global markamız var?

Marka inşası ve iletişimi stratejilerini belirleyip, bunlara göre aksiyon planlarını oluşturmalı, inovatif çalışmalar yapılmalı, marka bilinirliğini ve farkındalığını arttırmanın yolları bulunup uygulamaya konmalıdır. İşletmecilik anlayışımızı kısa, orta ve uzun vadede şekillenecek olan zamana yaymalıyız. Markalaşmayı kısa vadede hedefleyen hayali bütçeler yapmamalıyız. İnovasyon bütçesi ile mutfağımızı farklılaştırıp, rekabette öne çıkartacak çalışmalar yapmalıyız.

Markalaşmayı sadece patent alma ve logo oluşturmadan ibaret düşünmemeli, bu konuda ilerlemek için fizibilitesi yapılmış bir yol haritası belirlenmelidir.

Ülkemizin uluslararası platformda yayınlanan ülke tanıtım videolarında, tarih, doğa, kültür ve sağlığın yanı sıra enfes yemeklerimizin tanıtımı öne çıkarılmalıdır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığının büyük otellerin mutfaklarında orijinalinden uzaklaştırılmamış Türk marka yemeklerinin belli sayıda büfelerde bulundurulmasını şart koştuğu gibi yıllık bu denetlemeleri yapıp, belgeli restoranları ve otelleri denetlemelerle uygulamayı takibe almalıdır. 

Bakanlığın desteği ile Uluslararası turizm fuarlarında Türk mutfağı sunumunda uzman, deneyimli ve yabancı dil yeterliliğine sahip aşçıların ve şeflerin yer alması ve güçlü iletişim ağının kurulması sağlanmalıdır. Ünlü şeflerin mönülerine birkaç Türk yemeğinin yer alması için gereken yapılmalıdır. Ülkemizde düzenlenecek uluslararası mutfak günlerinin sayı ve çeşitliliğinin arttırılarak, bu organizasyonlarda bölgesel mutfak kültürlerinin farklı özelliklerinin ortaya çıkarılması ve yabancı mutfak şef ve aşçılarının katılımının arttırılması sağlanmalıdır.

Türk mutfağına ait unutulmuş lezzet ve tatların kazandırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Aşçılık okullarında Türk mutfağını tanıyan ve pişirme yöntemlerini profesyonel bir biçimde öğrenen nitelikli aşçıların yetişmesi sağlanmalı, Türk mutfağı konusunda uzman aşçıların istihdam edilmesi için turizm sektöründe faaliyet gösteren işletmeler teşvik edilmeli, yerli ve yabancı basında Türk mutfağı ile ilgili reklam ve tanıtım çalışmalarında bulunulmalı, Türk mutfağının gelişmesini sağlayacak ve tanıtılmasına katkıda bulunacak uluslararası nitelikte yarışmalar düzenlenmeli, Konsolosluklar aracılığıyla Türk mutfağı haftası etkinlikleri düzenlenerek tanıtım etkinliklerinde bulunulmalıdır.

Müşterilerin ihtiyaç ve beklentileri ile, eleştiri ve değerlendirmeleri çok iyi takip edilmelidir. Pazar araştırma şirketlerinin yayınladığı ve tüketicilerin eğilimlerini gösteren trend analizlerini dikkate alınmalı, müşterinin ve hedef kitlenin nabzı sürekli tutulmalıdır. İşletmelerimizin ilk amacı kâr elde etmek değil, müşteriyi kazanmak olmalıdır. Hem işletme içinden, hem işletme dışından gelen fikirlere önem verilmelidir. 

Bir şehrin marka olması için o şehre gelen turistlerin şehirdeki tarihinden tutun da marka olan yiyecek içecek ve eğlence yerlerine gittikleri oranda markadır. Bizde otellerde bu hizmeti veren konsiyerj hizmeti de yok oldu. 

Dünyada turist sayısı 1 milyar kişiyi aşarken, bu turistlerin % 88’i ‘destinasyon tercih etmede yemek çok önemli’ diyor. Bu nedenle A.B.D, İngiltere ve Avustralya’da günlerce süren kaliteli yiyecek ve içecek etkinlikleri binlerce insanlara tanıtım amacıyla sunuluyor.

Tarım ve turizmi ortak noktada buluşturan gurme turizmi ve gastronomi gezilerine ağırlık verilmelidir.

Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine önem verip, yöresel lezzetleri, benzersiz ve yeni ürünleri geliştirmek için planlar oluşturmalıdır. Bölgesel yemek festivalleri daha ciddi boyutta gerçek tanıtımların yapıldığı yerler olmalıdır.